Ulu Cami’nin Gözünden “Harput İklimi”

Ulu Cami’nin Gözünden “Harput İklimi”
5 (100%) 2 Oy Verildi

Bir şehir düşünün; bir zamanların parlayan yıldızı olmuş fakat 1800’lü yıllarla beraber kaderine mahkûm edilmiş. İşte gözlerimizin önünde duruyor aslında ama fark dahi edemiyoruz. Orası Artukluların, Akkoyunluların Osmanlıların ve dahi birçok devletin hanedanın egemenliğinde kalmış muhteşem bir şehir HARPUT.

Nice evliyalara, şairlere, saz ve söz üstadlarına ev sahipliği yapan bu şehir türkülerinde dahi taşına toprağına kurban olunacak kadar güzeldir. Bulundurduğu eserler bakımından da çok önemlidir. Harput’ta birçok tarihi esere rastlayabilirsiniz. Hatta şehrin dar kapısından (yani bugün Harput’un girişi olarak bilinen yoldan) girer girmez sağ tarafta Ahmet Bey Cami’nin yıkılmış kare formdaki minaresi ile karşılaşırsınız. Harput’ta cami, mescit, türbe, hamam, çeşme ve dahi kilise kalıntılarına rastlamak mümkündür. Kadim şehir Harput’ta çok önemli bir yapı daha vardır ki o da Ulu Cami’dir. Harput, Keşoğlu Meydanı / Kazı Bahçesi denilen yere giden yolun üzerindedir. Çok oynanmış, çeşitli onarımlar görmüş, hakkında epey yayın olmasın rağmen tartışmalı taraflarına pek değinilmemiş bir erken devir XII. yüzyıl Artuklu yapısı olarak karşımızda belirir. Kitabelerinde Fahrettin Karaaslan’ın adı okunur. Lakin çoğu tarihçimize göre bu kitabeler onarımından sonra eklenmiştir. Anadolu’da mevcut en eski ve en mühim yapıların başında gelir, her bir parçasının sanat değeri yüksektir. Aslında yapının önceleri geniş bir çevre duvarı içine alınmış olduğu anlaşılmakla birlikte şu an herhangi bir kalıntıya rastlamak mümkün değildir.

Plan olarak iç avlulu ve avluyu çepeçevre saran üç tarafı çift, kıble yönü ise tek sivri kemerli tuğla örgülü revaklarla çevrilidir. Kıble yönündeki tek koridorlu revaklı kısım ise son cemaat yeri olarak düzenlenmiştir. Burada ortada alçıdan yapılmış istiridye motifli ve üzeri stalaktitli mihrabın sanat değeri çok yüksektir. Türk Mimarisinde Hıristiyan motifinin bir örneği olan istiridye kabuğu ancak en erken Anadolu Türk Sanatıyla 18.yy’dan itibaren, Avrupa tesiri açıkça Türk sanatında görülmektedir. Caminin harimi ise mihraba paralel iki sahına bölünmüş dikdörtgen formdadır. Harime beş giriş kapısı bulunmaktadır.  Bu kapıların sayısı ilk İslam mimarisinin özelliklerinden biri sayılır.

Tam ortada ise taş işlemeli bir mihrap bulunur maalesef ki onarımlar sırasında bu taş mihrap beyaza boyanmıştır. Mihrap da altı kollu yıldızların birleşimiyle oluşmuş iki sıra bezeme bordürü görülmektedir. Hemen mihrabın üzerinde ise en eski skalaktit örneği olan kirpi skalaktit ile geçilen küçük ve derin bir kubbe yer alır. Diğer yerler ise beşik tonoz ile örtülüdür.  Tamamı tuğla olduğu bilinen bu kubbede çini izlerine rastlanıldığından rahmetli Nurettin ARDIÇOĞLU özel notlarında bahsetmektedir. Ne yazık ki kubbede mihrap gibi acemi restaratörlerin hışmından kurtulamayarak boyanmış ve kaynaklarda anlatılan halinden hiçbir iz şu an mevcutta görülmemektedir.

  Caminin en önemli birimlerinden bir tanesi de minaredir. Eğri haldeki durumuyla bile çok enteresandır. Minare caminin kuzey-batı köşesinde kare bir kaide üzerinde yapının içinden yükselir. Damdan ve içeriden olmak üzere iki kapısı mevcuttur. Minarenin gövdesi esasen damdan itibaren yükselmektedir. Güdük biçimine göre çok kalın olan minarenin alt kısmındaki kırma siyah sünger taşlarının daha sonradan Osmanlılar döneminde kısmen de olsa eğriliği gidermek amacıyla konulduğu bilinmektedir. Minare içine merdivenlerden çıkarken, Klasik Selçuklu Minarelerinde görülen sağır ve içi tezyinatlı,  tuğla nişlerinin izlerini görmek mümkündür. Minarenin gövdesi ise dört bordöre bölünerek sırsız tuğlalarla çeşitli formlarda bezenmiştir. X. yüzyıldan başlamak üzere bu tür tuğla süslemeleri Türkistan, Horasan ve Orta İran bölgelerinde rastlıyoruz.

En erken bu süslemeleri Buhara’da 907 tarihli Samanoğlu İsmail Türbesi’nden başlamak üzere minare gövdelerinde ve iç mekânlarda kullanıldığı bilinmektedir. Anadolu’da bu tür tuğla süslemeleri İran’da olduğu kadar yaygın değildir ve genellikle erken tarihli yapılarda rastlanır.

Gövdedeki süslemelerden bahsedecek olursak en altta kırma siyah sünger taşlı bir destek, üstündeki birinci kuşakta yatay tuğlalar birbirine simetrik olacak şekilde düzenlenmiştir. Tuğla araları değil boyutlarda derz edilmiştir.

İkinci ve en büyük bordürde ise üç yatay üç düşey sırsız tuğla kullanılmıştır. Bu yatay ve düşey tuğla istiflerinin arasına yarım tuğlaların kısa kenarı görünecek şekilde dizilmiştir.  Üçüncü kuşak da da baklava dilimi şeklinde eş kenar üçgen dizilidir. Bu üçgenler altışar tane olup kenarlarında badem motifleri vardır. Bu bademler çember şeklinde bu eşkenar üçgenleri çevreler. Üçüncü kuşak ile dördüncü kuşak arasında da sekiz kollu yıldızlar dizilidir. Dördüncü kuşaktan sonra ise minarenin en alttaki gövdesinde olduğu gibi yatay şekilde dizili tuğlaları görmekteyiz, bu yatay tuğla dizileri şerefede son bulmaktadır. Şerefesi kesme taştan yapılmış üzerinde Alacalı Camii de olduğu gibi palmet motifleri bulunmaktadır. Şuan ki şerefenin yenilendiği bilinmektedir. Şerefe ’den sonraki kısım minarenin gövdesine göre çok ince olup yine burada da yatay şekilde örülü tuğlalarla kaplıdır. Minarenin külahı onarımlardan sonra eklenmiştir.

Cami’ batı kapısının solunda büyük yuvarlak ve tuğladan örülmüş kapalı bir kemer bulunmaktadır. Bu kemerin yapılış gayesi her dönemde tartışma konusu olmuştur. Çünkü bu kemer ne caminin iç ve dış bölümlerine ne mimari özelliklerine, ne de tuğla rengi ve süslemelerine benzememektedir. A. GABRIEL bu kemerin eskiden minareye geçit veren kemerli bir kapı olduğunu ileri sürmüştür. Yine bu konuda Ara ALTUN bu kapalı kemerin bir çeşme nişi vazifesi görmüş olabileceğini söyler.  Maalesef ki zamanında yapılan onarımlardan önce bir bilim heyeti tarafından incelenmediği için şu anda ne olduğunu söylemek pek de mümkün değildir. Camimiz zaten restorasyonlar görerek benliğini yavaş yavaş kaybetmektedir.

Ozan HETTO

Bunları da sevebilirsiniz

Yorum Yaz