SİZ SAKIN BÜYÜMEYİN BÜCÜRLER / Sibel UNUR ÖZDEMİR

Bir hastanenin kafeteryasındayım. Yapılacak tetkik için bir saat kadar beklemem gerekiyor çünkü. Tercihimi hastane koridorunda kalabalık arasında değil daha sakin olan kafeteryada bir bardak çay içmekten yana kullandım. Kafeterya soğuk aslında. Sigara içmek yasak olduğu için sürgülü cam kapıyı sık sık açıp dışarıya çıkıyorlar. Yapacak bir şey yok. Sağlıklarını tehlikeye attıklarını bile bile içiyorlar şu zıkkımı. Şalımı alıyorum sırtıma. Çayımdan koca bir yudum içiyorum ısınmak adına belki de.

Nasıl geçecek bu bir saat. Gözlerim etrafta şöyle bir dolaşıyor zira yapacak bir işim yok ve yalnızım. Az ileride bir hanım ve bir bey var, onlar da çay içiyor. Doktorlar, hemşireler uğruyor ara sıra çay alıp gidiyorlar ya da soğuğa aldırmadan terasa çıkıp bir iki nefeste onlar tüttürüyorlar sağlığa zararlı o şeyden. İlerideki masalarda da oturanlar var.  Karşı masaya takılıyor gözlerim.

Üç afacan çocuk oturuyor yan yana dizilmiş sandalyelerde. Oldukça tıknazlar. Dört beş yaşlarında olmalılar en fazla. İki kadın var yanlarında. Biri anneleri, diğeri ablaları olmalı. Çocuklardan ikisinin ikiz olduğunu yanlarına yaklaşan bir doktorla konuşmalarından öğreniyorum anne olduğunu sandığım kadının. Ellerinde pizza kraker paketi var ikisinin. Öbür çocuğun elinde balık kraker paketi. Arada bir yiyorlar. Bu çocuklar mı hasta, bilmiyorum.

Anneleri ağızlarına bir şeyler tıkıştırmaya çalışıyor. Çocukların yanakları hep şiş. Ağızları devamlı öğütüyor. Seslenince öğreniyorum abla sandığım kız. Çocuklardan birinin adı Kaan diğerinin ki Hızır’mış.

Bir gariplik hissediyorum ikisinin yüzüne baktığımda. Çocuk bakışı yok gözlerinde. Sanki büyümüş de küçülmüşler. Küçük birer adamlar adeta. Kısa boylu, göbekli, tombul yanaklı, besili… Boyunları kısa ve başları omuzlarının içine gömülmüş gibi. Hele sesleri aynı borazan misali.

Kıpırdanıyorlar sandalyenin tepesinde. “susun, kızıyorlar” diyor anneleri olduğunu sandığım kadın.

“Hişştt…” diyor abla “herkesi rahatsız etmeye hakkınız yok. Hem hastane burası.”

Susmuyorlar küçük adam kılığındaki çocuklar. Minik yumruklarıyla annelerine vurmaya çalışıyorlar. Hatta tekme atmaya. Ve daha da yükseliyor seslerinin tonu. Büyüyor gözlerimin önünde, yetişkin birer erkek oluveriyorlar. Karılarına bağırıyorlar aynen böyle. Bağırma bile değil çıkarttıkları ses, böğürme. Kulaklarım tırmalanıyor. Dehşet içindeyim.  Öyle vuruyorlar neresine rast geldiğine aldırmadan tokatları… Olmadı saçlarını dolayıp da ellerine tekme atıyorlar orasına burasına… Zavallı kadınlar güçsüzler ya bu hayvan heriflerden.

Birkaç hemşire yaklaşıyor yanlarına. Güya seviyorlar, sevemiyorum ben. Saçlarını okşamak için kendisine uzanan ellerin altından başlarını çekiyorlar. Aman Allah’ım, ne kadar da sevimsizler. Sevemiyorum ben.

Neden acaba küçük çocukları görünce bu manzara nüksetti dimağımda, geldi yerleşti gözlerimin önüne?

Bu çocuklar büyüyor… Çok büyüyor… Bir b.k oldum sanıyorlar kendilerini. Canlarını yakıyorlar karılarının. Dövüyorlar.  Hani kadının karnından çocuğu sırtından dayağı eksik etmeyecekler ya.

Üzerlerine sinmiş maçoluk kokusu yakıyor genzimi. Bakışlarında tepeden tepeden süzülen bir karartı var ki korkutuyor beni. Duruşlarında büyük dağları ben yarattım edası var, heyhat!

Çocuk bakışları, çocuk sevimliliği yok bu üç küçük bücürde. Kaldı ki çocukları severim ben. Onlar dünyanın en savunmasız, en masum yaratıklarıdır. Lakin nefret ediyorum beş on dakika önce gördüğüm bu çocuklardan.

Onlar kadınlara kötü davranıyorlar. Bağırıyorlar. Saçlarını ellerine dolayıp başlarını duvarlara vuruyorlar. Akşam eve geldiklerinde leş gibi kokan ayaklarından çıkardıkları ıslak çoraplarıyla parmak aralarındaki pamukçukları temizledikten sonra çoraplarını top gibi yuvarlayarak salonun kapısına doğru fırlatıyorlar. Ayaklarını yıkamak şöyle dursun ileri geri sallayarak yellendiriyorlar üstüne üslük. Pis koku her tarafa yayılıyor. Küfürlerin en âlâsını ediyorlar. Hiç mi hiç değer vermiyorlar karılarına. Ezdikçe eziyorlar böcek gibi. Erkek hâkimiyetini biliyorlar ama. Sarımsağı, soğanı garnitür etmeyi ihmal etmiyorlar kuru fasulyeyi kaşıklarken. Yemekten sonra gerilmiş göbeklerini okşayarak kurum kurum kuruluyorlar televizyonun karşısına. Sağına soluna aldırmadan rahatça bırakıveriyorlar kasıklarını zorlayan gazı dışarıya. Serçe parmaklarıyla daha olmadı işaret parmaklarıyla dişlerinin aralarına sıkışan et parçacıklarını çekip çıkarıyorlar ve tekrar ağızlarında döndürmeye başlıyorlar aynı geviş getirir gibi. Allah bilir yolda yürürken yerlere de tükürüyorlardır bu magandalar. Sonra sonra… Gecenin karanlığında koyunlarına alıyorlardır karılarını hiçbir şey olmamış gibi. Hayvan gibi çöküyorlardır yorgun, kırgın, narin bedenlerin üzerlerine. Altta kalanın canı çıkıyordur şüphesiz. İşlerini bitirince de ter kokularına eşlik eden soğan, sarımsak kokularıyla beraber devriliveriyorlardır yan tarafa. Sigara yakarak katmerleştirenler olduğu gibi keyfini, anında uykuya dalıp da diş gıcırdatmaya, horlamaya başlayanlar da vardır aralarında.

Allah bilir karılarını gündeliğe gönderir bunlar. Akşam alıverirler ellerindeki parayı kavga dövüş. Gider ya kumara yatırırlar ya da içkiye cebren aldıkları banknotları. Metresleri de vardır şimdi bunların. Onlara iyi davranıyorlar mıdır? Karılarına yaptıkları gibi şiddet kullanıyorlar mıdır yoksa yüzlerine gülüp hediye alıyorlar mıdır? Kibar kibar okşuyorlar mıdır o kadınların tenlerini?

Üşüyorum hem de çok. Kanım çekiliyor… Tüylerim diken diken.  Çakılıp kalmış gibiyim bu sandalyenin üzerine. Kollarımı sıkıca birleştirmişim göğsümün üzerinde daha da bir sarınmışım şalıma. Gözlerimi kapatmışım sımsıkı. O iki küçük adamı artık görmemek için.

“Ceyda Hanım… Ceyda Hanım.” diye bir ses işitiyorum ta derinlerden. Biri benim ismimi söylüyor.

“Yok, canım bana kim seslenecek. Hastanedeyim ben. Hem kimse tanımıyor ki beni burada.” diye alelacele geçiyor düşünceler beyninin içinden birbiri ardına sıralanmış vagonlar misali.

Koluna dokunan el ile irkiliyor Ceyda. Açılıveriyor gözleri.

“Ceyda Hanım.”

“Rıza Bey.”

“ İyi misiniz?”

“Evet… Neden?”

“Ağlıyorsunuz.”

Elimi gözlerime götürüyorum. Islak ıslak. Ne zaman ağlamaya başladım ki ben? Farkında bile değildim yaşların yanaklarıma süzüldüğünden.

“Ben… Şey…” diye eveleyip geveliyorum belli belirsiz.

“EMG niz… Müsait oda şimdi. Buyurun çıkalım.”

“Hay Allah. Buraya kadar yorulmuşsunuz Rıza Bey. Siz bir saat deyince… Ben de birazdan çıkacaktım yukarıya.”

“Buyrun.”

Doktor Bey önde, ben arkada ilerliyoruz. İçimi çekerek dönüp bakıyorum az önce yanlarından ürpererek geçtiğim afacanların oturduğu masaya.

Dudaklarımda birkaç kelime dolaşıyor mütemadiyen.

“Siz sakın büyümeyin bücürler. Büyüyüp de…  Büyümeyin. Büyümeyin sakın.”

Bunları da sevebilirsiniz

Yorum Yaz