SEZAİ KARAKOÇ: KUR(T)ULUŞ İMGELERİ VE DİRİLİŞ ESTETİĞİ Doç. Dr Veysel ŞAHİN

“Bir diriliş eri, ereni, piri olmalıdır yeniden şair.

Diriliş ruhunun yeni bayrakçısı, sancaktarı.

Çağın kulelerine, burçlarına, sesini, bayrak

gibi ufukların gönderine çeken adam.”

Sezai Karakoç

Sanat, imgeler yoluyla gerçeği ve dünyayı tekrardan yorumlama ve keşfetmedir. Nitekim insan bilinci ve ruhu, evrensel gerçeğin ve “Mutlak ben”in en zengin imgesidir. Şiir ve diğer edebî metinler ise bu bilinç ve ruhun metne yansıyan yüzüdür. Sanatçı bu yüzün ruhsal ve bilinçsel merkezidir. Bu merkez etrafını kendi imgelem dünyasına göre aydınlatır ve gerçeği kendi varoluşsal gerekliklerine göre inşa eder. Sezai Karakoç da sanatçı olarak gerek şiirlerinde gerekse diğer edebî eserlerinde bu merkezden geçmişe, geçmişten şimdiye ve geleceğe akar. Cumhuriyet dönemi şiirinde önemli bir yere sahip olan sanatçı, II. Yeni içerisinde kendine mahsus dil ve özgün söylemi ile önemli bir yere sahiptir. Özellikle kendine has imge kültürüyle geçmişin bilgi ve deneyimlerini günümüz şiirinde kendine özgü bir estetik ve duyuş tarzıyla yeniden yorumlar/açımlar.

Sezai Karakoç, çağdaşları arasında kültürel birikim ve donanımı bakımından en zengin sanatçılardandır. İslâm mitolojisine, metafizik ve mistik sese karşı tutumu ve geleneksel unsurlarla ilişkisi, Karakoç’un şiir coğrafyasını simge ve imgeler düzeyinde diri tutar. (Macit 2000: 20). Onun şiiri, İslâm medeniyetinin, geleneksel yapıyla bütünleşerek yeniden form kazanmış biçimidir. Eski ve yeni arasındaki organik bağıntı ve uyum, onun eserlerinde üst bir dilde yeniden kendini ifade olanağı bulur.

Sezai Karakoç’un eserlerindeki “Kur(t)uluş İmgeleri”; geleneksel değerler, tarih bilinci, İslâm medeniyeti ve Divan edebiyatı/aşk estetiği gibi unsurlar üzerine kurulur. “Diriliş Estetiği” ise kur(t)uluş imgelerinin hal zamanında kendilik ve kendi oluş biçimidir.

Kur(t)uluş imgeleri,  insanın kutsal varoluş biçimlerine dönmesi, kendilik bilincine kavuşması ve kendi değerler dünyası içinde oturmasını sağlayan değerler bütünüdür. Nitekim Karakoç,  insanın içinde yaşadığı şeyler dünyasında yitip gitmemesi için ona tarihselliğini hatırlatan kendilik değerlerine ve kur(t)uluş imgelerine sığınması gerektiğini belirtir. Bu açıdan kur(t)uluş imgeleri, en geniş anlamıyla önceki yaşam ve yaşanılmışlıkların bilgi ve birikimlerini temel izlek ve imgeler düzeyinde aktarılmasıdır. Sezai Karakoç şiirlerinde, insana tarihselliğini hatırlatan, geçmişin bilgi ve birikimlerini, kolektif bilinçdışının sınırsız evreninde kendi simge ve imgeler dünyasına göre yeniden kurar.

Geleneksel değerler, sanatçının şiirlerinde onu kuşatan, besleyen ve geçmişle hal zamanında ilişki kurmasını sağlayan önemli unsurdur. Akkanat, “Sezai Karakoç, İkinci Yeni içinde gelenekle en sağlam bağlantıyı kuran şair olarak anılır. Onun, daha ilk şiirlerinden itibaren genellikle kurduğu irtibat, bütün şairlik serüveni içerisinde kendini önceleyen bir nitelik halindedir.” (Akkanat 2002: 103) diyerek Karakoç’un gelenek ve geleneksel değerlerle ilişkisini ortaya koyar.

 Bu bakımından geleneksel yapı ve enstrümanları, sanatçının şiirlerinde yer alan kur(t)uluş imgelerinin en önemlisidir. Karakoç, maziden koparılan ontolojik bağların, modern şekilde tekrardan günümüze taşınarak algılanmasını arzular. Böylece insan, akıp giden zaman içinde tarihsel kimlik ve soylu başlangıç dinamiklerini silinmekten kurtarır. Geleneksel değerler, Karakoç’un bilinçaltında büyüttüğü evrenin kendi olmasının ön koşuludur. Nitekim ona göre insan, yarattığı geleneksel değerlerin kendisi ve dünyadaki yegâne açılımıdır.

Kurtuluş imgelerinin nasıl amacı, nesneller dünyasınca körleş(tiril)miş ihtirasları, edebî bir varoluşun gerekliliği olarak geleneksel imgelerle bütünleştirmektir. Ona göre geleneksel değerler, geçmişte bıraktığımız veya yitirdiğimiz “yitik cennet” ve bilgisini, evrenin bilinci ve ruhu olan insana imler. Böylece insan, kendilik değerlerini geleneksel sembol ve imgelerle geçmişten geleceğe taşır. Korkmaz, “O, şiir dilindeki semboller aracılığıyla geleneği güne ve geleceğe taşımaya çalışır. Böylece şiir coğrafyasında geleneği yeniden biçimlendirir ve yorumlar.” (Korkmaz 2007: 276) der:

Gün geldi, Kayıs’ın bu hali son ucuna vardı

İçindeki sevgi toprağı verdi ulu yemişini

O öyle yaratılmıştı sevmek ve sevgisine kendini vermek üzere

                     Sevgide yanmak, yok olmak ve bir daha onmamak üzere”

                                                  (“Leylâ ile Mecnun”, Kayıs’ın Aşkla Şöhret Bulup

                                                   Adının Mecnun konması, s. 36)

            Yukarıdaki şiirden de anlaşılacağı üzere Karakoç, geleneksel imgelerle aşkın anatomisini anlatır ve Leylâ ve Mecnûn hikâyesini kendi imge dünyasının ışığında yeniden kurar. Kayıs’ın aşk çilesinin doruk noktasına ulaşması, onun bütün yönleriyle kendini aşkına adaması, sevginin ve aşkın kendine dönüşün ilk adımı olduğunu gösterir. Sevgi ve aşk, yanmak ve küllerinden yeniden doğmaktır. Sanatçı, Leylâ ile Mecnun’un aşklarını şiirinin merkezine alarak geleneksel sembollerin metinlerarası ilişkisini ortaya koyar. Bu bir bakıma Karakoç’un donanımını, eski Türk şiirine hâkimiyetini de gösterir. “En basit bir gerçektir ki Divan edebiyatı bizim klasik edebiyatımızdır. Tanzimat’tan bu yana bu gerçek inkâr edildi.” (Karakoç 1997a: 10) diyen Karakoç, Divan edebiyatını günümüz edebiyatının merkezine oturtur.  Klasik Türk edebiyatının izlerini şiirinin merkezine alan ve merkezden çevreye açılan/yayılan geleneksel kur(t)uluş imgeleri, tıpkı Kayıs’ın Leylâ’ya, Hüsn’ün Aşk’a duyduğu aşk gibi bir geleneğin aşka dönüşmüş imgesi ve hikâyesidir.  

            Karakoç’un şiirlerinde aşk, önemli bir kur(t)uluş imgesidir. Aşk, Sezai Karakoç’un şiirlerinde varoluşsal bir yönelim olarak insanı geliştiren ve açımlayan bir yapıya sahiptir. Karakoç şiirlerinde aşkı, insanı sonsuzlayan ve sınırlarını aşmasında yardımcı olan bir yücelik algılaması olarak ele alır. Leylâ ile Mecnûn, Rüzgâr, Monna Rosa (Roza), Köşe, Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine, Mutlak Güzel, Esir Kent gibi eserlerinde aşka ve aşk imgelerine metinlerarası düzeyinde yer vererek şiirlerinde aşkın imgeye dönüşen yüzünü ortaya koyar. Karakoç’a göre aşkın anatomisi, insanın tanrıya ve kendi içine yönlemesi, kendi özgürlüğünü keşfetmesidir. “Karakoç’ta aşk, Tanrı-insan etkileşimi sonucundaki halleriyle şiirdedir.” (Barskonmay 2000: 58). Bundan dolayı sanatçıya göre aşk, insan ve tanrıyı birbirine taşıyan en büyük güçtür:

                                    “Açma pencerelerini, perdelerini çek

                                     Monna Rosa, seni görmemeliyim

                                     Bir bakışın ölmem için yetecek

                                     Anla Monna Rosa ben öteliyim…

                                     Açma pencereni, perdelerini çek”

                                                                                   (“Monna Rosa”, Aşk ve Çileler, s. 16)

Şair, Monna Rosa ile estetik aşkın en üst düzeyinde, hakikat kapısının eşiğindedir. Karakoç, Monna Rosa ve Leylâ ile Mecnûn gibi temel izleği aşk olan ve aşk imgeleri üzerine kurulan eserleriyle klasik edebiyatın ürünleri olan Ferhâd ile Şîrîn, Leylâ ü Mecnûn ve Hüsn ü Aşk gibi eserleri yeniden yorumlar. Karakoç, aşkın insanı doğuran, büyüten ve dönüştüren yapısını, insanda her zaman aktif bir güç olarak ortaya koyar. İnsan yaratılışından bu yana aşk ateşini içinde hep canlı tutar. Bu, yaratılışının bir gereğidir. Sezai Karakoç da eserlerinde aşkı, arındırıcı, eriştirici ve dönüştürücü bir güç olarak ele alır. Bunun en büyük imgesi de Monna Rosa, Leylâ ile Mecnûn’dur.

            Sezai Karakoç’un dünya görüşü, onun metne yansıyan yüzünüdür. Bağlı olduğu kültürel çevre ve aile, dinsel inanç ve gelenekler onun şiir görüşünü önemli ölçüde etliler. “Şair ayrıca kendi kendine Osmanlı yazısını okumayı öğrenir ve ilkokul yıllarında Namık Kemal’in, Abdülhak Hamid’in, Ziya Paşa’nın, Mehmet Akif’in, Tevfik Fikret’in ve Ziya Gökalp’ın şiiriyle tanışır. İşte Karakoç’un şiirsel evreninin çocukluk dönemine ait temel öğe, bu dinsel ve geleneksel kültürdür.” (Karaca 2005: 180). Ayrıca Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisinde yayınladığı İslâmî içerikli fikir yazıları, Karakoç’un düşünsel ve sanatsal evrenini yaratıcı yönde etkiler ve geliştirir. Bundan dolayı Karakoç’un şiiri, İslâmî metinlerin ve geleneklerin şekillendirdiği bir merkezden çevreye yayılır. Aynı zamanda Karakoç’un Batı kültürü ve sanatıyla olan kopmaz bağı, onun zengin bir şiir yatağına sahip olmasını sağlar. Nitekim sanatçının “Hızırla Kırk Saat, Leylâ ile Mecnûn, Gül Muştusu, Monna Rosa ve Zamana Adanmış Sözler” adlı eserleri, İslâm medeniyetini ve bütün ilahî dinleri dikey boyutta diriltmeyi amaçlar. Karaca, “Karakoç’un amacı, geleneği adeta müze vitrinlerinde hayranlıkla seyreder gibi muhafaza ve müdafaa etmek değil diriltmek, yaşatmaktır. (Karaca 2005: 188) diyerek Sezai Karakoç’un geleneği çağın ruhunda yeniden diriltme arzusunda olduğunu belirtir.

            Sezai Karakoç, Türk-İslâm sentezini, geleneksel ve mistik bir duyuşla kur(t)uluş imgelerine dönüştürür. Çünkü ona göre “İslâm ruhunun yeniden insanlığa dönüşü sürekli bir dönüş demektir. O ruh olmadan edebiyat, o ruh olmadan düşünce, o ruh olmadan eylem kısa bir süre kısırlaşmaya ve kurumaya başlar.” (Karakoç 1995a: 13). Bu açıdan Karakoç, İslâm’ın kutsal ruhunu, metinlerini ve hikâyelerini şiirlerinde ezelî ve ebedî bir bilgelik olarak işler. Ona göre şiirdeki geleneksel öz, tamamen şiirin ruhuna sinmelidir.

Metafizik ve mistik dünyanın sesi şiirlerinde her zaman güçlü bir esintiye sahiptir. “Bizim anlayışımızda metafizik, temel bir kavram, bir ilkedir, anlayış ve görüştür. Bizim metafiziğimiz, Tanrı ve ahiret inançlarıyla şah damarında gürül gürül bir canlı bir kan akan bir metafiziktir: İslâm uygarlığının temel ilkesi olan mutlaklık âlemin bu dünya penceresinden görülen manzarasıdır.” (Karakoç 1997b: 6) diyen sanatçı, İslam uygarlığının kendi üzerindeki etkisini belirtir.

Eserlerinde metafizik ve mistik anlayışı, bütün değerlerin üzerinde tutan Karakoç, İslâm uygarlığını mutlak âlemin bir eşiği, habercisi olarak görür.  “Gül Muştusu” adlı eseri de özünde dinsel bir bildirge bir duadır. Hz. İsa, Hz. Musa ve Hz. Zekeriya, İncil ve nihayetinde Kur’ân bildirileri gülün muştusunu yayma büyütme ve çoğaltmakla görevlendirilir. Sanatçının “Hızırla Kırk Saat” adlı eserinde İslâm uygarlığının geleneksel değerlerine bir yolculuk yapılır. Yolculukta şair, Hz Hızır, Hz. İsa, Hz. Meryem, Hz. Musa, Hz. Zekeriya ve Hz Yahya gibi peygamberlerle birlikte bulunur. Bu yolculuk, ontik anlamda metafizik ve mitik imge ve simgelerin günümüze taşınarak geçmişin yüce bilgi ve algılamalarının tekrardan yaşanmasını sağlar.

Sezai Karakoç şiirlerinde, İslâm medeniyeti başta olmak üzere bütün uygarlık dinlerinin şiire/metne dönüşen bir yüzü olarak bütün bilgelikleri ile yer edinmesini sağlar:

                                 “Biz Hızır’ız ama belki bin Hızır gibi

                                 Biliriz yeryüzünde bengisu illerini

                                 Namazda yürüyoruz ışıldayan meşalelere

                                 Oruçta aydınlığız İsa’yla Meryem’le…”

                                                                       (“Hızırla Kırk Saat”, Bengisu, s. 20)

Şair, insanlığın değerlerini kapsayan Hz. Hızır ve bengisu “yayılgan imge”siyle (Korkmaz 2002: 276) bütün dinleri kucaklar. Hz. Hızır ile mistik bir yolculuğa çıkan şair, yeryüzünü İslâm’ın rehberliğinde evrensel bir varoluşlar biçimi olarak ortaya koyar. Bu varoluşlar biçimi özünde, kendi benliğini yeniden kurma ve biçimlendirmedir. Ölümsüzlük suyu ile bütün diyarı kendi dünya görüşü ile dirilten, diri tutan şair, Tanrısal bir idealizmle “yitik cenneti” yeniden var eder.

            Karakoç’un şiirlerindeki bir diğer kur(t)uluş imgesi, İslâm dini ve medeniyetini tarihsel bir şuurla yeniden diriltmedir.  Karakoç, “İslâm Medeniyeti’ni oluşturacak süreçte, İslâm insanından İslâm toplumuna, İslâm toplumundan İslâm milletine ve devletine, İslâm devletinden nihayet İslâm medeniyetine kadar geniş bir etik epistemolojik ve ontolojik yaklaşım tablosu ortaya koyar.” (Bilge 2003: 61). Onun eserlerinde dinî, tasavvufî ve bu yolda yazılmış bütün eserler, mikro düzeyde simgelerin diliyle şiirselleştirilip öyküleştirilir. Kaplan, “Basmakalıplar içine hapsolunmuş, kurumuş, kuşatılmış din duygusunu taze bir ilhamla yeniden diriltmiştir. Onun denemelerinden sonra, henüz kemallerine ulaşmamış olan pek çok genç şair, dinden ilham alan modern üslûplu şiirler yazmıştır.” (Kaplan 2000: 314) diyerek Karakoç’un Türk şiirinde yeri ve önemini belirtir. Karakoç’un eserlerinde yer alan simgesel düzeydeki öyküler, geçmişin bilgi ve donanımını her zaman içinde hazır tutar. Bu açıdan İslâm’ın dünya estetiği ve tasavvufun insanı aydınlığa taşıyan yolu, Anadolu ve Doğu medeniyetlerinin metinleşen bir yüzü halinde dile getirilir. Bu yüz, kimi zaman epik bir anlatımla önceki çağların/ ötelerin öyküsünü günümüze taşır.

            Sezai Karakoç, kendilik sürecinde idealize edilmiş dinsel değerler ve imgeleri, kendi ses, biçim ve estetik bir evrende ele alır. Onun, şiirlerinde duyulan bu ses, okuyucuyu kendi değerler dünyasına davet ederek hem metin düzeyinde hem de kur(t)uluş düzeyinde yeniden doğma ve dirilmeyi amaçlar. Şiirlerinde kur(t)uluş imgesi olarak ele alınan dinsel değerler, eriştirici ve dönüştürücü bir güç olarak medeniyet ve atalar ruhunu yeniden diriltir. Çünkü Karakoç’un şiirlerinde İslâm medeniyeti ve din olgusu, tüm yücelik algılamalarının üzerinde, kur(t)uluşun imgeye dönüşmüş halidir. Tanrı’nın yeryüzündeki yerini belirleyen din, Karakoç’un eserlerinde Tanrı ve değerlerinin bütün medeniyetlerin üzerinde yeniden doğmasını imler. Nitekim “Hızırla Kırk Saat” adlı eserde yapılan yolculuk mikro düzeyde İslâm Medeniyeti, evrensel anlamda ise bütün insanlık ve dinlere yapılmış simgesel bir yolculuktur.

                                  “Bu çok sağlam surlu şehirden geçtim

                                   Beni yalnız yarasalar tanıdı

                                   Az kalsın bir bağ bekçisi beni yakalayacaktı

                                   Adım hırsıza çıktı

                                               Her evde kutsal kitaplar asılıydı

                                   Okuyan kimse görmedim

                                   Okusa da anlayanı görmedim”

                                                                                   (“Hızırla Kırk Saat”, Bengisu, s. 7)

            Bu yolculukta “sağlam surlu şehir” dünya ve yaşamın kendisidir. Yaşam ve dünya, bizi durmaksızın kuşatır. Bu kuşatmada insan her zaman kendi içine döner ve kendi yazgısını yaşar. Surlarla sınırlanmak, yaşamı ve yazgıyı aşamamak ise insanlığın ortak kaderidir. Dünya ve yaşamla kuşatılan şair, bu sınırlanmış everende sadece yarasalar tarafından fark edilir. Burada yarasa imgesi, şairi anlayan, onun dünyasına girebilen bir fark edişler merkezidir. Bağ bekçisi ise bağ yani bahçe kavramı ile kendi anlam değerini ortaya koyar. Bağ, geniş anlamıyla dünya, bağ bekçisi ise insanlardır. İmgesel anlamda dünya, bizim evimiz, yuvamız ve içtenlik mekânımızdır. İnsan ise dünyaya anlamını kazandırandır. İnsan ontolojik olarak dünyayı, dünya da insanı kapsar. Bu açıdan insan, dünyaya neden niçin geldiğini sorgular ve her sorgulayışta din ve kutsal metinlerin kur(t)uluş olduğunun farkına varır. Kutsal kitapların evlerde asılı oluşu, insan zihninin sınırlandırılışını, eldeki verileri kullanmayışını gösterir. Oysa Karakoç’a göre din ve o yoldaki yaratılmış her şey, aklın yücelik algılamalarının merkezinde olmadır. Bu takdirde rüyasını gördüğü medeniyet, kur(t)uluşa ererek tekrar dirilebilir. Korkmaz’a göre “Bütün kapsayıcı ve olumlu çağrışımlarıyla Tanrı, peygamberler döneminden günümüze, zulmün tiran yüzlerini iptal eden bir kurtuluş imgesi olarak karşımıza çıkar… Tanrı inancı, içeriğindeki kutsal değerler ile zedelenmiş insan ruhunu rehabilite eden bir dönüş izleğidir.” (Korkmaz 2008: 197). Bu açıdan Karakoç’un eserlerindeki din ve Tanrı anlayışı, zamana ve dolayısıyla insana adanmış bütün sözlerin varoluşsal gizemini yeniden diriltilmeyi amaçlar. Karakoç’un eserlerindeki din ve Tanrı anlayışı, İslâm medeniyeti ve metafiziği ile insanı kuran, kurtaran, büyüten, geliştiren bir olanak, imkânlar alanı ve bilinci olarak yeni bir estetiğe bürünür.

            Karakoç’un eserlerinde tarih şuuru, bir diğer önemli kur(t)uluş imgesidir. Geçmişin tozlu sayfalarında büyük ve ihtişamlı duruşuyla göz kamaştıran tarih, bizi kendimize ve kendi değerlerimize davet eden bir deneyimler merkezidir. Karakoç’un tarihle olan ilişkisi, şuurlu bir yöneliş ve soylu dirilişleri muştular. Şairin tarih rüyası, onun bu iklimde zengin bir düş kurmasını sağlar. Şiirsel düş kurma, bu açıdan Karakoç’a tarihsel imgeleri yeniden tasarlama imkân ve olanağı verir. Sanatçı, “Zamana Adanmış Sözler”i geçmişin bilgi ve becerisiyle hal zamanında yeniden canlı kılmayı amaçlar. Çünkü Karakoç, “Yalnızca bir şair değil düşüncelerini dizeler halinde yayınlayan bir filozof, bir Ahmed Yesevî, bir Mevlanâ” (Alkan 2007: 76) dır. Bundan dolayı şair, şiirlerinde yer alan tarihsel imgeleri bir kuruluş ve kurtuluş imgesi olarak günümüz okuyucusuyla buluşturur. Tarihin derinliklerinde yaşa(n)mış; aşk, ölüm, ayrılık, göç, devlet ve medeniyetler, Karakoç’un eserlerinde bir arketip olarak tekrardan yer alır. Sanatçıda tarih şuuru, geleneksel tarihin sürekliliği ve günümüze modern şekilde uyarlanıp geleceğe kavuşturulmasıdır. Karakoç’a göre şiir millî bir şuurla ve geleneksel bir tarih bilinciyle köklerini kendilik değerlerine salmalıdır. Böylece insan, tarihin sesini dinleyerek evrenin yüzüne sinen eski ve gizli şifreleri yeniden okur. Bu okumalar sayesinde insan, kendini yeniden kurarak akıp giden zaman içinde yok olmaktan kurtulur. Karakoç, tarih bilinciyle, ataların ruhunu, insanın ve insanlığın gelişmesinde bir öncü güç olarak ele alır. Çünkü insan, tarihi yazan ve tarihe şekil veren tek varlıktır. Gerek tarihsel süreç içinde oluşturduğu medeniyetler, gerekse ortaya koyduğu edebî ürünler onun dünya üzerinde kök salışının en büyük belgeleridir. Karakoç da eserlerinde Türk-İslâm medeniyetinin doğuşunu, gelişimini geleneksel imgelerden yola çıkarak ortaya koyar. Tarihin süzgecinde süzülerek ortaya çıkan masal, hikâye ve destanlar, onun şiirin tarihsel mitini yansıtır. “Karakoç’un şiiri gerçek bir masal. Bir masal atmosferi edasında zaman zaman yükselen, zaman zaman düşen tansiyonuyla bir hakikatler” (Erbay 2000: 94) bütünüdür. Karakoç, eserlerinde millî değerleri ve mitik dokuyu bir masal tadında okuyucuya sunar. Ona göre şiir, evrensel olduğu ölçüde millî, millî olduğu ölçüde evrenseldir. “Şehzadebaşında Gün Doğmadan” adlı şiirde Karakoç millî ruhu tarihsel bir şuurla ele alır.

                                    “Külâhıyla Yunus Emre

                                     Sarığıyla Akşemseddin

                                     Kavuğuyla Mimar Sinan

                                    Gün doğmadan Şehzadebaşında

                                    Tek başına veli ağaç

                                    Dallarıyla taşır göğü

                                    Köklerine bağlı toprak

                                    Gün doğmadan Şehzadebaşında”

                                           (“Zamana Adanmış Şözler”, Şehzadebaşında Gün Doğmadan s. 28)

            Şair, Türk tarihi açısından önemli şahsiyetlere atıflarda bulunarak “deneyimsel belleklerimizi” (Korkmaz 2008: 31) tekrardan harekete geçirmeyi amaçlar. Metin içinde isimleri geçen Yunus Emre, Akşemseddin ve Mimar Sinan gibi ulu şahsiyetler bizim içtenlik ve kur(t)uluş imgelerimizi simgeler. Zira Karakoç’a göre biz geçmişimizin içinde ancak bu tarihsel kişiler/kimlikler sayesinde oturabiliriz. Dönemlerinde Türk toplumuna yön veren bu “yüce bireyler” günümüzde kuruluş ve kurtuluş imgeleri olarak bizi geleceğe taşır.

            Karakoç’un öğretisinin merkezinde yer alan kavramların en önemlisi “Diriliş”tir. Sezai Karakoç gerek şiirlerinde gerekse denemelerinde “Diriliş” kavramını merkezden çevreye yayılan bir şekilde ele alır. Diriliş estetiği, dikey boyutu ile insanı ve Türk-İslâm medeniyetini simgeler. Diriliş, Karakoç’a göre “kendi olma” arzusunun ilk ve en önemli koşuludur. Çünkü insan en geniş anlamıyla Diriliş’in önkoşuludur. Hartmann’a göre “insan, dünyanın yapısını gözünde canlandırabilecek tek üyedir.” (Hartmann 2001: 126) ve aynı zamanda dünyayı yeniden tasarlayıp onu yeniden ve sürekli diriltecek olandır.

                                   “Bir peri miydi bir peri miydi

                                   Sevgilim bir peri miydi

                                   Diriliş dedim diriliş dedi

                                   Kav dedim kav dedi”

                                                         (“Leylâ ile Mecnun”, Doğum, s. 18)”                                                                    

Diriliş, simgesel anlamda yeniden doğuşu, büyümeyi, yayılmayı, sevmeyi, özü ve ateşi içerir. Şair yukarıdaki şiirde nurdan yaratılmış bütün sevgilerin “Mutlak ben” de bir ışık olarak sürekli bulunduğu, sürekli yeniden dirildiğini ifade eder. Şair, “Mutlak” sevgilide kendini ve yankısını arayan insanı, “Diriliş dedim diriliş dedi/ Kav dedim kav dedi” döngüsünün merkezine alır. Böylece insan dikey boyutta kendi sevgisinin yankısını bulur. Zira bütün sevenler ve sevilenler onun nurunun bir yansımasıdır. Şiirde geçen “peri”, “sevgi”, “diriliş” ve “kav” ibareleri, Mutlak ve aşkın olanın imgeleridir. “Karakoç’un kavram ve imgenin, düşünür ile şairin buluştuğu yeri iyi bilmesi, edebiyatı Diriliş düşüncesinin estetik planı olarak kavraması, düz yazılarda vurgulanan birçok ana fikrin, onun şiirlerinde, ancak şiir diline mahsus imge ve simgeler halinde yer alması sonucunu doğurmuştur.” (Kutluer 2000: 34). Bu açıdan diriliş kavramı, Karakoç’un felsefî anlamda poetikasının açar ibaresidir.

 Karakoç’un sanat, düşünce ve eylemlerinin metne yansıyan yüzünü oluşturan “Diriliş” kavramı, sanatçının kişisel mitinin şifrelerini barındırır. Böylece sanatçı, İslâm dini ve medeniyetinin kaynak ve teşekküllerini tekrardan kendi kişisel mitine göre hal zamanında yeniden canlandırır. Örneğin Fuzûlî, Mevlanâ, Şeyh Galip gibi öncü kişiler modern çağda felsefî görüş ve düşüncelerini tekrardan diriltir. Böylece edebiyat/şiir geleneğimiz içinde önemli bir yere sahip olan akım, tür ve kişiler, çağın formlarına uygun hale gelerek işlerlik kazanır.

Diriliş, evrenin bilinci olan insanın kendilik ekseninde yeniden dirilmesini önceler. Karakoç, “insan, yaratıldı yaratılalı kendi anlamını arayan yaratık” (Karakoç 2000: 64) diyerek insanın “Diriliş” estetiği içindeki yerini önceler. Karakoç’a göre Diriliş, bir yaşama tarzıdır. “Diriliş, sade bir duygu, bir düşünce ya da bir eylem tazelenmesi davası değildir. Lafzın ötesine ve arka planına inerek oradan ruhu, gönlü ve davranışı hakikatin yüksek fırınında yeniden özbenliklerine kavuşturma çilesi”dir. (Karakoç 1995b: 22). Bu açıdan Diriliş estetiği, hakikatin idealize edilmiş bir anlamlar dönüşümüdür. Zira bu dönüş ve dönüşümler sayesinde insan, varoluşsal gerçeğini kavrayarak İslâm Medeniyeti’nin ruhunu, insan ruhunda oturma yeri haline getirir. “Diriliş Muştu”su ise böylece bizi geçmişin bilgisine ve anılarına davet eder. Bachelard, “Yalnız anılarımızı değil unuttuklarımızı da içimizde barındırırız.” (Bachelard 1996: 28) diyerek Diriliş’in aslında kolektif bilinçdışının yegâne miti olduğunu vurgular. Türk şiirinde Karakoç, geçmişin bilgi, birikim ve deneyimlerini yeniden dirilterek şiir ve edebiyat coğrafyamızı hem zaman hem mekân olarak ötelere taşımaktadır. Yunus Emre’nin dilini, Fuzûlî’nin Leylâ ve Mecnûn imgesini, Şeyh Galip’in aşk anlayışını Mevlanâ’nın Mesnevî’deki hikmetli sözlerini, Süleyman Çelebi’nin Mevlîd’indeki mistik sesi, çağımızın ruhuyla tekrardan diriltir, onları ve eserlerini çağımızın sesi ve eserleri haline dönüştürür.

Sonuç olarak Sezai Karakoç, İkinci Yeni şiiri içerisinde kendine özgü dil ve şiir anlayışıyla önemli bir yere sahiptir. Yaşam ve zamanın varoluşlar silsilesini bütün yönleriyle keşfeden şair, kendi kökensel değerlerini bir kuyumcu titizliği ile yeniden işleyerek çağımızda yeniden açımlar. Şairin eserlerinde yer elen kur(t)uluş imgeleri ve diriliş estetiği, gelecek kuşaklara ayna tutmaktadır. Karakoç’un şiir ve diğer eserlerinde bir fark edişler bütünü olarak ele alınan “Kur(t)uluş imgeleri” ve “Diriliş estetiği”, bütün yücelik algılamalarının merkez gücünü oluşturur. Böylece Karakoç, modern çağın öyküsünü, yaşam ve algılama biçimlerini, geçmiş zamanın ruhu ile yeniden inşa eder.

Kaynakça

 Akkanat, Cevat (2002), Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

Alkan, Erdoğan, (2007), “Şair Sezai Karakoç”, Varlık, S.1193, s.73–77, Temmuz.

Bachelard, Gaston (1996), Mekânın Poetikası (Çev., Aykut Derman), Kesit Yayınları, İstanbul.

Barskonmay, Ali (2000), “Batı’nın ve Doğu’nun İki Büyük Şairi: T.S. Eliot ve Sezai Karakoç”, Yedi İklim, S.126, s. 55–60, Eylül.

Bilge, Muhiddin (2003), “Diriliş Düşüncesinde Toplum, Millet ve Devlet”, Hece Diriliş Özel Sayısı, S.73,  s.61-71, Ocak.

Erbay, Erdoğan (2000), “Doğu’nun Rüyası ya da Batı Masalı”, Yedi İklim, S.126,  s. 89–94, Eylül.

Hartmann, Nicolai (2001), Ontolojinin Yeni Yolları (Çev., Lütfi Yarbaş), İlya Yayınları, İzmir.

Kaplan, Mehmet (2000),  Şiir Tahlilleri 2 Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri, Dergâh Yayınları, İstanbul.

Karaca, Alâattin (2005), İkinci Yeni Poetikası, Hece Yayınları, Ankara.

Karakoç, Sezai (1995a), Çağ ve İlham II, Diriliş Yayınları, İstanbul.

Karakoç, Sezai (1995b), Diriliş Muştusu, Diriliş Yayınları, İstanbul.

Karakoç, Sezai (1997), Leylâ ile Mecnun Şiirler VI, Diriliş Yayınları, İstanbul.

Karakoç, Sezai (1997a), Edebiyat Yazıları II, Diriliş Yayınları, İstanbul.

Karakoç, Sezai (1997b), Edebiyat Yazıları I, Diriliş Yayınları, İstanbul.

Karakoç, Sezai (1998), Monna Rosa,  Diriliş Yayınları, İstanbul.

Karakoç, Sezai (1999),  Zamana Adanmış Sözler, Diriliş Yayınları, İstanbul.

Karakoç, Sezai (2000), Hızırla Kırk Saat Şiirler I, Diriliş Yayınları, İstanbul.

Karakoç, Sezai (2000), Ruhun Dirilişi, Diriliş Yayınları, İstanbul.

Korkmaz, Ramazan (2002), İkaros’un Yeni Yüzü, Akçağ Yayınları, Ankara.

Korkmaz, Ramazan (2007), “Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri”, Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yayınları, Ankara.

Korkmaz, Ramazan (2008), Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri, Grafiker Yayınları, Ankara.

Kutluer, İlhan (2000),  “Kırkbirinci Saat”, Yedi İklim, S.126, s.32-35, Eylül.

Macit, Muhsin (2000), “Modern Mistik Şiirin Ufukları: Sezai Karakoç’un Şiirleri”, Yedi İklim, S.126, s. 20–26, Eylül.

Bunları da sevebilirsiniz