SANAT EDEBİYAT HASTALIK

Prof. Dr. Hakan Hadi KADIOĞLU

Sanat ve edebiyat; sahih, nitelikli ve hiçbir zaman zayi olmayan deha düzeyindeki zekâ, algılama ve anlama alanlarıdır. Hastalıklar ise hayatın, bir gerçeğidir. Sanatçılarda sıradan insanlardan farklı tepkilere yol açabilen hastalıklar, sanatçıların yüksek değerde eser/ler üretmelerine neden olabilmektedir.

Farklı sanat ürünlerinde hastalık/lar/ın kullanılmasına sıkça rastlanılır. Bu kullanımda hastalık ana öğe olabileceği gibi sanatçı/yazarın eserinde ana düşünceyi besleyen, destekleyen nitelikte de olabilmektedir. Yine hastalıkların, sağlık dışı bir durumu karşılamasından, gerçek anlamının dışında kullanımlarına da sıkça başvurulmaktadır. Organik bir hastalık ve onun çevresinde gelişen durum yalın biçimde ele alındığı gibi onun etrafında ortaya çıkan ruhsal ve hatta sosyal çözümlemeler şeklinde de irdelenmektedir. Aynı biçimde edebi eserlerde bireysel ve sosyal olaylar da organik ve/veya psikolojik yönlerden incelenmektedir.

Bir diğer kullanımda yazarın kendisi bir hastalığa musaptır ve bu hastalığı eserlerini etkilemektedir. Müzmin hastalıkların ortaya çıkardığı ruhsal gerginlik, karamsarlık, fiziki olarak yetersizliğin eksiklik duygular ya da doğrudan organik eksiklikler sanatçının eserlerinde ortaya çıkabildiği gibi, sanatçının kendisinde var olan ruhsal ve zihinsel bir hastalığın seyri sırasında, sanatçının zaman zaman içine girdiği ruh halinin etkisiyle eserler ürettiği de bilinen bir gerçektir. Oldukça sık rastlanılan bu durumlardan ilkine Van Gogh, Gaugin, Lautrech, Degas, ikincisine ilişkin ise özellikle veremli ve epileptik sanatçılar örnek oluşturur.

Van Gogh’un çocukluk çağında ailesinin davranışından kaynaklanan marazi bir ruh halinin sahibi olduğu düşünülür. Kendisinden büyük ve ailesinin çok sevdiği kardeşinin ölümünden sonra ebeveynlerinin ölen çocuklarını idealize etmeleri ve Vincent’i ötelemelerinin ondan çok derin ruhsal yaralanmaya yol açtığı ifade edilmiştir. Bu bağlamda kardeşi Theo ile ilişkilerinin bağımlılık düzeyinde olması da dikkat çekicidir. Otuz yaşına yakın resimle uğraşmaya başlamasının ardında da bu ruh halinin yansıması görülür. Farklı bir yorum ise eserlerindeki yoruma ilişkindir. Resimlerindeki görüntü ve üslubun Vincent’de var olan ve giderek ilerleyen glokom hastalığın sonucu olduğu ileri sürülmüştür. Lautrec’in1 durumuysa musap olduğu hastalığından kaynaklanır. Eserlerinde hareketli figürlere yer vermesinde bunun etkisinin olduğu düşünülür. Danscılar, sahne sanatçıları, sirkler ressamın eserlerinin adeta ayrılmaz öğeleri olarak görülür. Gauguin’in ise sifiliz ve onun tedavisi için kullandığı ilaçlardan mustarip olduğu ifade edilir. Tabii burada yaşadığı dönem hastalıklarının, hastalıklara bakışın ve sağaltım yöntemlerinin de belirleyici rolü vardır.
Shakespeare’in de tutulduğu sifilizin yaşadığı devirdeki tedavi yöntemi civa buharı uygulamasıydı. Bunun için civa banyoları yapılmıştı. Oysa bugün biliyoruz ki civa oldukça toksiktir, özellikle sinir sisteminde yıkım yapar. Shakespeare’in eserlerinden yola çıkarak bu iddiada bulunulur.

Sanat ve özellikle edebiyat alanı içerisinde hastalık ile beraberlik açısından bakıldığında en öne çıkan iki hastalık verem (tüberküloz) ve sara (epilepsi)dır. Verem, özellikle edebiyatta hem motif, hem öğe, hem eğreltileme (metafor) olarak yoğun bir şekilde kullanılmış ve hem de veremli olmak bir sanatçı olma ölçütü gibi algılanmıştır. Antik dönemden aydınlanma çağına kadar verem melankoli ile birlikte anılmış, melankoli sanatçı hastalığı olarak kabul edilmiş, bundan ötürü sanatkârlık melankolik, veremli karakter yaratıcı ve naif olmak durumunu getirmiştir. Malihulya olarak bilinen melankoli içe kapanıklık, karamsar ve kederli hali anlatır. Ahmet Haşim’in “O Belde”de dediği “Melâli anlamayan nesle âşina değiliz” sözü dogma gibi dolanmıştır bir süre dillerde. Edebi eserlerde çok sık kullanılan vereme tutulan bir insana bunun söylenmesi, yüzüne ölüm hükmünün okunmasıyla bir tutulmuştur. Bunun nedeni tüberkülozun, yirminci yüzyılın ortalarına kadar yüksek oranda ölümcül olmasıdır. Tutankamon, Bolivar, Richelieu, II. Mahmud, I. Abdülmecit, Hitler gibi yöneticilerden; Moliere, Voltaire, Goethe, Bronte, Kafka, Chekhov, Poe, Paganini, Dostoyevsky, Peyami Safa, Ahmed Haşim gibi sanatçılara kadar birçok ünlü insan vereme yakalanmış, zarar görmüş, hayatını kaybetmiştir. Vereme gösterilen bu yaklaşım ondan daha ölümcül olan ve kişinin hayatını ondan daha derin biçimde etkileyen kanser için gösterilmemiştir.

Beynin farklı kısımlarında ani olarak çok fazla elektriksel aktivite ortaya çıktığında epileptik nöbet meydana gelir. Beyinin hemen her hücresinin olağandışı bir etkinliği, kuramsal olarak her zaman mümkündür. Bu söylem beyinin her işlevine ilişkin epileptik nöbet olabileceği anlamını taşımaktadır. Algılama, bellek, duygulanım, kavrayış, odaklanma ve yaratıcılıkta artma gibi işlevlerimizi kontrol ettiğinden ötürü bu yeni aktive olmuş kısımlar epilepsinin yaratıcılığa neden olduğuna ilişkin güçlü bilimsel kanıt olarak gözükmektedir. Ancak bu her olgu için söz konusu değildir. Eldeki belgelere göre tarihte yer alan Ezekiel, Tarsuslu Paul, Socrates, Julius Caesar, Fyodor Dostoyevsky, Edgar Allan Poe, Leo Tolstoy, Alfred Nobel, Pyotr Ilyich Tchaikovsky, Lord Byron, Gustave Flaubert, Vincent van Gogh gibi birçok ünlü kişinin epileptik olduğu düşünülmektedir. Hatta epilepsi bir dönem için seçilmişlerin, üstünlerin, hükümdarların hastalığı olarak kabul görmüştür.

Doğal olarak bu kişilerin dehaları epileptik olmalarına mı bağlıdır sorusu akla gelmektedir. Bu soruya epilepsinin yaratıcılığa neden olup olmadığı ve yaratıcı insanların birçok meşhur olanında epilepsinin rastlantı sonucu var olup olmadığı da eklenmektedir. Bazı epileptiklerin epileptik olmayanlardan daha çok yazdıkları saptanmıştır. Genellikle büyük yazar olmayan bu kimseler “artistik kişilik” olarak kabul edilmektedir. Ancak epilepsiye neden olabilen bazı süreçler, bazı insanlarda bir kısım yeteneklerde artışla sonuçlanabilmektedir. Hayatın erken dönemlerinde beyinde bir hasar meydana geldiğinde karşı simetrik alanda aşırı gelişme olduğu gözlemlenmektedir. Fakat bu seyir çoğu olguda görülmez. Açıklama bekleyen bir diğer noktada epileptik olan kişiler arasında yüksek zekâ ürünleri ortaya koyan insanların sıklığının ne olduğudur. Buna ilişkin bir veri olmamakla birlikte bunun oldukça düşük bir düzeyde olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır.


Evrenin bir öğesi olan insanın değişik süreçlere bağlı, hatta bağıntılı olarak ortaya çıkardığı eserlerde hastalıklar etken, sonuç, motif vs biçimde yer almaktadır. Kişinin maddi yapısı ve ondan “neşet eden” ruhsal işlevleri arasında somut veya soyut bir sınır konulamaz. Sanırım, edebi ürünlerde hastalıkların, özellikle verem ve saranın hem anlatım öğesi, hem çözümleme aracı ve hem de eserin ortaya çıkmasında etken olarak yaygın biçimde yer alması doğal bir süreçtir.

Yorum Yaz