ORTA ÇAĞ AVRUPA’SINDA ÖLÜMÜN ZAFERİ

Prof. Dr. Pınar ÜLGEN

“Gül rengi bir çember, Çiçeklerle dolu bir cep
Küller, küller,  Yıkıldık hepimiz!”

Tarihin her döneminde farklı zamanlarda farklı sürelerle salgın hastalıklarla karşılaşılmıştır. Ancak bunlardan bir tanesi vardır ki; tarihe damga vurmuştur. Bu hastalık, Veba’dır. Orta Çağ insanları için veba hastalığı ayrı bir önem taşımaktadır. Şöyle ki bu hastalık bir nevi  XIV. yüzyılın etiketi ya da şöyle diyelim bu yüzyılın adı gibi yani “Büyük veba” veya “Büyük Pestilence”- “Büyük Ölüm” olarak adlandırılmaktadır. Bunun yanı sıra veba hastalığı için   kullanılan “Kara Ölüm” ya da “Black Death” başlığı, büyük olasılıkla Latince “atra mors” kelimesinin taşıdığı anlamla ilişkilidir. Çünkü “Atra”, siyah, kara ya da korkunç anlamlarına gelmekte ve burada da korkunç manasında kullanılmıştır.

Bu şekilde çeşitli tanımları bulunan ve Orta Çağ Avrupasına kötü bir dönem yaşatan veba,  “Yersenia Pestis” adında genelde büyük evlerde yaşayan adına sıçan da denilen pireler tarafından taşınan bir mikrobun sebep olduğu bir hastalık olup üçe ayrılmaktadır: Hıyarcıklı veba, Septisemik veba ve Pönomik veba. Avrupa’da en yaygın görüleni ise hıyarcıklı olanıdır. Bu tür vebaya yakalanan hastalar, 4 ile 7 gün arasında ölürlerdi. Bu hastalığın ikinci şekli ise septisemik vebadır. Bu tür bir veba,  lenf sistemi yerine kan sistemini enfekte ederek tesir göstermektedir. Bu hastalığın diğer çeşidi ise “pönomik” veya “akciğer vebası” olarak adlandırılmaktadır. Pönomik vebaya yakalanan hastada akciğer iltihabı gelişmekte ve bunun sonucunda hasta kan tükürmeye başlamaktadır. Bu tükürüğün hastanın elbiselerine ve havaya bulaşarak yayılmasıyla birlikte onunla temasa geçen veya havayı soluyan kişiler de hastalanmaktadırlar. Hastalığın bu durumundan dolayı yani kan ve iltihapla dolu koyu renkli şişliklerden dolayı bu hastalık, “Kara Ölüm” olarak anılmaktadır.

Fransız doktor Louis Sanctus, “Hızlı ölenlerin hepsinde bir akciğer enfeksiyonu vardı ve kan tükürüyorlardı ve ne zaman hastalanan birisi ölse, onu hastalığı sırasında görenler, onu ziyaret edenler ya da onunla herhangi bir şekilde işi olanlar veya onu mezarına taşıyanlar, doğrudan çaresizce ölüyorlardı” demiştir.

İnsanlığı böyle çaresiz bir durumda bırakan bu hastalık, ilk önce Çin’de ortaya çıkmış ve Baykal Gölü ve Aşağı Volga istikametinde ilerleyerek Kırım’a kadar ulaşmıştır. 1345 yılında Kırım’daki Ceneviz kolonisini ele geçirmek isteyen Moğolların vebadan ölenlerin cesetlerini mancınıkla birlikte surlardan içeri atarak bu hastalığın Kefe’de yayılmasına neden olmuşlar. Bu sırada Kefe’de bulunan ticaret gemilerinin aldıkları mallarla birlikte Sicilya’nın Messina limanına gitmeleriyle veba, Avrupa kıtasına yayılmış oldu. Ve de uzun bir süre dünyayı esaret altına aldı. Ancak bu esaret, çaresizlikle birleşince büyük korkulara ve endişelere neden oldu ki; bu konuda haksız da sayılmazlardı.

Hatta bu konuda Roger Bacon tarafından yazılan aşağıdaki metin, vebanın sağlıkla ilgili yarattığı yıkımın ve de tıp biliminin çok önemli bir bilim dalı iken bu noktada ne kadar çaresiz kalındığının kanıtıdır:

“Ars medicinalis remedium non habet nisi regimen sanitatis. Est autem ulteriorlongae vitae extensio possibilis… regimen sanitatis debeat esse in cibo et potu, somno et vigilia, motu et quiete, evacuatione et retentione, aeris dispositione, et passionibus animi”. Yani tıp bilimi, sağlık rejiminden daha iyi bir çare değildir..Hatta bununla yaşam süresini arttırmak mümkündür.. sağlık rejimi yeme, içme, uyuma, uyanıklılık hareket ve dinlenme, boşaltma ,akılda tutma, hava şartları ve duygu durumu ile ilişkilidir.

Bu tarz salgın dönemlerinde günümüzde olduğu gibi o dönemlerde de bu yıkıcı hastalıklara bazı ifadeler yüklenmişti. Şöyle ki; bu hastalığın ortaya çıkışıyla ilgili birini ya da birilerini suçlama isteği bulunmaktadır. Bunun en yaygın olanı da günah işleyen insanları cezalandırmak amacıyla “Tanrı’nın cezası” ifadesidir. Bu görüşe göre bu günahkâr insanları cezalandırmak amacıyla Tanrı, bu hastalığı yeryüzüne indirmiştir.

Bu durum karşısında Papa VI. Clemens (Avignon’da), bu şiddeti kınamış ve bunun için bir ayin düzenleyerek şöyle dua ettirmiştir:

“Ey ölümleri değil, günahkarların cezalandırılmasını arzulayan Tanrım, sana şükranla yalvarıyoruz, insanları kendine döndür, merhametle kızgınlığını onlardan uzaklaştır.”

İtalyan yazar, Giovanni Boccacio, bu hastalığı “Decameron” adlı kitabında şöyle tasvir etmektedir:

“Doktorlar çaresizdiler. Hastalığa yakalananların çoğu, 3 gün içinde ölüyordu. Hastaların yakınına gelen veya giysilerine dokunanlar da ölüyorlardı. Vebadan ölen bir dilencinin giysilerinin sokağa atıldığını kendi gözerimle gördüm. İki domuz yanaşıp giysileri kokladılar. Bir saat geçmeden iki domuz da durmadan dönmeye başladı ve sanki zehirlenmişler gibi sokağa yığılıp kaldılar. Her gün binlerce insan hastalanıyordu ve onlara bakacak kimse de kalmamıştı. Birçoğu sokaklarda yığılıp kaldıkları yerde öldüler. Her yerde cesetler vardı. O kadar çok ölü vardı ki; onları gömmeye yetecek sayıda rahip yoktu. Çoğu kez bir rahip bir cenaze törenine başladığında bir bakardı ki; cenaze töreninde yer almak için arkasına 3, 4 tabut daha konmuş….”. Burada şunu da belirtmeliyiz ki, Boccaccio, Orta Çağ yazarı olarak hem Orta Çağ’ı hem de Rönesansı anlamak konusunda çok yardımcı olmuştur.

Aslında bu hastalık, hem bedene hem de ruha verdiği zararlar hem de görüldüğü üzere yayılış itibariyle de bir salgın afet niteliğindeydi. Çevresel faktörler de bunda önemli bir role sahipti. Bu salgın, toplumsal yapıyı da zayıflatmıştı. Çoğu insan, kutsal yağla yağlamadan takdis edilmeden hatta dua okunmadan toplu çukurlara gömülmüştür. Yaklaşık olarak 1400 yılına varıldığında nüfus, 7 milyondan 2 milyona düşmüştür. Hastalığın bulaşıcılığını engellemekle ilgili çeşitli önlemler alınmıştır. Bu konuda en çok uygulanan tedbir, insanların ölülerinin cenazelerinin başında durmalarının yasaklanmasıdır.

Bu tehlikeli hastalık karşısında ayrıca tıp literatüründe veba broşürü hazırlanmıştır. Burgundy’li John’un “Treatise of Epidemic” (Salgın Tezi) adlı eserinde hastalık karşısında alınacak önlemler belirtilmiştir. Bu eserde hastalıktan korunmak için alınması gereken önlemler belirtilmiştir. Bu hastalık sırasında Yemek ve içmek konusunda aşırılıktan, banyo yapmaktan ve fiziksel temaslardan kaçınılmalıdır. Baldan uzak durulmalı ve yenilen meyve sayısına da sınırlama getirilmelidir. Kullanılan kokulara da dikkat edilmeli özellikle amber, misk, biberiye, limon renkli zerdeçal, karanfil, Hindistan cevizi ve benzerlerini alıp koklayabilirler. Ayrıca etin daha fazla tüketilmesi, su ile beyaz şarabın içilmesi ve sirke kullanılmasına dair önlemler de alınmıştır.

2 Mayıs 1348’deki konseye göre ilk önleyici tedbirler yazısı yayınlanmıştır. Bu tedbirler şöyledir:

  • Buna göre veba olan şehirlere giriş yasaklanmıştır.
  • Sadece yerel ürünlerin satıldığıpazarlar, kontrol altına alınmıştır.
  • Cenaze işlemleri bile ailelelere verilmiş ve artık çan çalınmamıştır.
  • Vebanın yaygın olarak bulunduğu şehirlere seyahatler yasaklanmıştır.
  • Ölüler, artık şehir mezar kazıcıları takımı – yaklaşık on altı kişiden oluşuyordu-tarafından gömülebilecekti. 
  • Şehrin savunma kuralları da yeniden düzenlenmiştir.
  • Veba ile ilgili alınan önlemlerden en ilginç olanı tecrittir.
  • Bu hastalığa karşı alınan önlemlerden birisi de diyettir. Örneğin, incirin kahvaltıdan ön­ce yenilmesinin iyi olabileceği kanısı yaygındı. Folignolu Gentile ise toz ha­line getirilmiş zümrütün yutulması görüşündeydi.

Tüm bu önlemlere rağmen bu hastalık çeşitli korkulara sebep olmuş ve bu durum, hastalığın yayılmasına ortam hazırlamıştır. Bu tür durumlarla ilgili Marchione di Coppo Stefani, Floransa Kroniginde şöyle anlatılmaktadır:

“Ve birçoğu onunla ilgilenecek kimse olmadan öldü. Ve birçoğu açlıktan öldü; çünkü birisi hastalanıp yatağa düştüğünde öteki dehşete kapılarak ona “doktor getirecegim” diyerek evden ayrılıyor kapıyı yavasça kapatıyor ve bir daha hiç dönmüyordu. Hasta terkedilmiş ve yiyecek yemeği olmadan hastalık ateşiyle güçsüz düşüyordu”.

Agnolo di Tura ( Siena kentinden)’nın şu ifadeleri de dikkate değerdir:  “Hiç kimse hiçbir  şeyi deneyemiyordu ve artık kilise çanları bile çalınmıyordu” ve “Ölen çok sayıda insan ve her gece ölen yüzlerce kişi için dev çukurlar kazılıyordu. Ve ben de . . . kendi ellerimle oğullarımdan beşini gömdüm . . .Herkes bunun dünyanın sonu olduğuna inanıyor”.

 Bu hastalık döneminde siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlar da ortaya çıkmıştır. Köylü ayaklanmaları, ikili Papalık sistemi, toplum içerisinde öfke patlamaları ve yeni bir zengin orta sınıf gibi durumlar ortaya çıkmıştır.  Böylece yeni bir döneme girilirken yabancı düşmanlığı kendini göstermiştir. Yahudiler, Hz. İsa’nın katili olarak görülürken bu hastalığın da sebebi kabul edilmişlerdir. Bu nedenle ölen Yahudilerin bedenleri şarap fıçılarına konularak Rhine nehrine atılmıştır. Strasburg’da 2000 kadar Yahudi, mezarlıkların içinde canlı canlı yakılmışlardır.

Bu ruh hali içerisinde bir yandan insanlar ölürken diğer yandan da sağ kalanlar, yüksek ücretler talep etmeye başladılar. Bundan dolayı soylular, yoksullaşmaya başlamış dolayısıyla işçilerine para veremez duruma gelmişlerdir. Bu durum, feodal sistemin çökmeye başlamasına bir işaretti. Büyük salgının hemen ardından gelen sosyal çalkantı dönemi hem İngiltere hem de diğer ülkelerde önemli ayaklanmalara neden olmuştur. Ayaklanmayı oluşturan toplumun sonradan başına geçen adamın ve ayaklanmaya katılanların çoğunun adının “Jacques” olmasından dolayı tarihe “Jacquerie” ayaklanmaları olarak geçen isyanda ortaya çıkan siddet manzarası kara ölümün Batı Avrupa’nın sosyal yapısını nasıl yeniden yapılandırdığını göstermesi bakımından ilginçtir.

Veba hastalığına yakalananlar, iyi bir ölümle ilgilenmişlerdir ya da günahtan muaf olup kurtuluşa ermeyi düşünmeye başlamışlardı. Çünkü ölümden kaçış yoktu artık.  Buna karşılık, ahlak edebiyatının bir türü olarak ölüm sanatı ya da “Ars Moriendi”, Papaz ve teologlar tarafından geliştirilmiştir. Bu el yazmaları, sözlü olarak insanların kendilerine iyi bir ölüm hazırlamalarına yardımcı olmuştur.  Ve de bu sayede sevdiklerine daha kalıcı olabilmişlerdir. X. yüzyıl İngiliz el kitabı, bu türü simgelemektedir. “The Craft of Dying” adlı bu eser, beş bölümden oluşmaktadır: İlk başta okuyucuya lanetli ölüm korkuları hatırlatılır. İkincisi ölümün tipik cazibelerine karşı, sabırsızlık, inançsızlık ya da manevi umutsuzluk gibi duygulara karşı uyarılır. Üçüncü olarak da ruhsal uygunluk önemlidir. Hristiyan doktrin inancına göre, vicdan meseleleri huzursuzluk yaratır; bayan ya da erkek farketmez birisi iyileşirse nasıl farklı yaşayabilir. Dördüncüsü ise kurtuluşa izin vermek için Mesih’in gücü Çarmıha gerilmesi üzerine bir meditasyondur. Beşincisi ise insanlara ölmekte olan kişiye en iyi nasıl yardımcı olunabileceğinin dualar ve kutsal kitaptan okumalarla ve azizlerin resimlerinin sunumu konusunda talimat vermektedir.

Veba hastalığının Orta Çağ Avrupa’sındaki bu serüveninden sonra bir de çok ilginç bir kavram ortaya çıkmıştır. Bu kavram, Ölüm Dansı ya da “Dance Macabre”  olarak bilinmektedir. Ölüm dansının vermek istediği ilk mesaj, ölümün herkese veba hastalığı ile  acı dolu şekilde herkese uğrayacağıdır.  

Ortalama olarak Avrupa nüfusunun %30 ile %60’ı vebadan ölmüş ve 1400 yılındaki 450 milyon olan dünya nüfusu, 350-375 milyon civarına düşmüştür. Dini, sosyal ve ekonomik buhranlar yaratmıştır. Avrupa nüfusunun aynı seviyeye ulaşması yaklaşık 150 yılı bulmuştur.

1350 yılı ortalarında İngiltere ve Avrupa’daki veba ölümleri çok azalmıştır. Salgın, geri dönüp Rus topraklarına gitmiş ve 1353’e kadar devam etmiştir. Ve bu hastalık, hiçbir zaman tamamen yok olmamıştır.

Genel olarak bakıldığında sonuçta Kara Veba, tarihçiler tarafından Batı Avrupa’da feodal siste­min gerilemesinin belirleyici unsuru olarak görülmektedir.  XIV. yüzyılın ikinci yarısı açıkça ticaretin zayıflamış olduğu ve kentlerde hoşnutsuzluğun yaşandığı bir dönemdir. Ancak günümüzde bu değişikliklerin vebadan  önce görülmeye başladığı ileri sü­rülmektedir. Bu durumda Kara Ölüm, bu süreçlerin başlatıcısı değil de hızlandırıcısı olarak da kabul edilebilir.

KAYNAKÇA

  • Bauer, Susan Wise;  Dünya tarihi,(Çev. Mihriban Doğan), c. 2, Say yay., İstanbul, 2014.
  • Benedictow, Ole J.; The Black Death 1346-1353: The Complete History,The Boydell yay., Woodbridge, 2004.
  • Hays, J.N.; Burdens Disease: Epidemics And Human Response in Western History, Rutgers University press, USA, 2009.
  • Elliott, L.;  Medieval Medicine And The Plague, Crabfee Publishing, New York, 2006.
  • Goff, Jacques Le;Avrupa’nın Doğuşu, (Çev. Timuçin Binder), İstanbul, 2008.
  • The Black Death, (Çev ve Der. Rosemary Horrox), Manchester University press, 1994.
  • Aberth, John;  The Black Death, 2005.
  • The Opus Majus of Roger Bacon , (Ed. John Henry Bridges),c. 2, Oxford, 1897, Londra, Oxford, 1900.
  • D. Jacquart,  “Medical Scholasticism”,Western Medical Thought From Antiquity To The Middle Ages,(Ed: Mirko D. Grmek- Çev. Antony Shugaar), USA, 1998.
  • Byrne, J.P. ; Daily Life During The Black Death, Greenwood press., Londra, 2006.
  • Scolt Tenner-Andrew Schamess, “Pandemic, Medicine and Public Health: Yersinia Pestis and Four teenth Centry European Culture”, The Pharos of Alpha Omega Alpha-Hanor Medical Society, c. 56, 4, 1993.
  • Boccaccio, G.; Decameron,  (Çev.Rekin Teksoy), İstanbul, 2009.
  • Wallis,  F.;  Medieval Medicine A Reader, University of Toronto yay., New York, 2010.
  • Stefani, Marchione di Coppo, Cronaca fiorentina. Rerum Italicarum Scriptores, (Ed. Niccolo Rodolico), c. 30,  1903-13.
  • Alchon, Suzanne Austin; A Pest in the Land: New World Epidemics in a Global Perspective, University of New Mexico yay., 2003.
  • J. F. K. Hecker, The Dancing Maniaand The Black Death,  2006.
  • Martin, Sean; Kara Ölüm, (Çev. Cumhur Atay), Kalkedon yay., İstanbul, 2011.

Yorum Yaz