MİLLİ MEDENİYET KÜLTÜR VE UYGARLIK / M. SELİM KARAKAYA

İnsanlık tarihi ile başlayan birbiri ile ilintili kültür ve medeniyet kavramları yanında bu kavramları kendi içinde daha evrensel olgular ile bütünleştiren uygarlık ifadesine ilişkin çeşitli yaklaşımlar ve çok sayıda farklı tanımlar oluşturulmuştur.

Medeniyet, kültür ve uygarlık tanımlarını birbirinden ayıran özelikleri daha iyi anlayabilmek için bazı bilim adamlarının Fransızcadan dilimize girmiş kültür sözcüğü üzerine yapmış oldukları ifadeler ile konuyu ele almaya başlarsak;

Kültür sözcüğünü bazı bilim adamları

­­-Raymond Williams (1921-1988), kültür terimine dair yüz altmış dört farklı tanım olduğunu belirterek bu terimin İngiliz dilindeki en karmaşık iki-üç kelimeden birisi olduğunu,

C. Wiesler: “Bir topluluğun yaşama tarzı…”

E. Sapir: “Atalardan gelen maddî-manevî değerler yekûnu.”

A.Young: “İnsanın tabiyatı ve kendini idare etme yolu ile bizzat meydana getirdiği eser.”

R. Thurnwald: “Bir toplulukta örf ve adetlerden, davranış tarzlarından teşkilât ve tesislerden kurulu ahenkli bütün. ”

A. K. Kohen: “Umumî olarak inançlar, değer hükümleri, örf ve adetler, zevkler, kısaca insan tarafından yapılmış her şey.”

F. A. Wolf: “Bir millet fertlerinin iştirâk halinde bulunduğu manevî hayat. ” olarak tanımlamışlardır .

Kültürden kavramından sonra tartışmaya açık bir diğer kavram ise İslamiyet ile birlikte Arapçadan dilimize geçen Medeniyet Kavramının Arap toplumlarındaki karşılığını inceleyecek olursak;

 Medeniyet Nedir?

 ”Medeniyet, Arapça’ da şehir anlamına gelen Medine kelimesinden türetilmiş edilmiş bir kavramdır. İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in hicretinden önceki adı Yesrib olan belde, hicret ile birlikte “Medinetu’n-Nebi” (Peygamber Şehri) adıyla anılmıştır. Medine kelimesi, itaat, mülk, hüküm ve sultan gibi anlamlara gelen “dane” fill kökünden gelmesi ile aynı kökten gelen Medine kelimesi, belirli bir idare gücünü kabul edip ona itaat eden ve boyun eğen insanların yaşadığı belde anlamını ifade etmektedir. “Medeniyet, maddi ve manevi şartların bütünüdür. Bu şartlar, bir topluma ve o toplumun her ferdine, çocukluktan itibaren başlayıp hayatının her dönem ve evresinde ona lazım olan desteği sağlarlar” (1)şeklinde açıklanmıştır.

Kültür ve Medeniyet kavramı Türk düşünce hayatında nasıl ele alındığına bakacak olursak;

“Kültür Nedir?” sorusuna

Önemli Türk sosyolog Mümtaz Turhan şu şekilde cevap vermiştir. Kültür: ”Bir cemiyetin sahip olduğu maddi ve manevi öğelerden oluşan bir bütündür.”

Türk sosyolojisinin öncü isimlerinden Ziya Gökalp ise, kültür ve medeniyet arasında bir ayrım yaparak kültürü tanımlamıştır. Gökalp’e göre milletin en temel taşı kültürdür. Dolayısıyla kültür milli olmak zorundadır.

Ziya Gökalp, medeniyet ve kültür hakkında şu kısa ve özlü bilgiyi verir. Medeniyet ve hars (kültür):”Bir medeniyet rnüteaddid milletlerin müşterek malıdır; çünkü her medeniyeti, sahipleri olan müteaddîd milletler müşterek bir hayat yaşayarak vücuda getirmişlerdir.

Yani Ziya GÖKALP’e göre kültür yani hars: ”Halkın ananelerinden, eğilimlerinden, örflerinden, sözlü ve yazılı edebiyatından, estetik ve iktisadi ürünlerinden oluşur. Kültür, bir milletin dili, dini, ahlaki, hukuki ve estetik hayatlarının ahenkli bir bütünüdür. ”

Ziya GÖKALP’e göre kültür ve medeniyet arasındaki farklar şöyle sıralanabilir:

1. Medeniyet  uluslararası geçişken olduğu halde, kültür millidir.

2. Medeniyet  bir milletin başka bir millete geçebilir, fakat kültür geçmez.

3  Bir millet medeniyetini değiştirebilir, fakat harsını değiştiremez.

4. Medeniyet  usul ve akıl ile yapılır, kültür ilham  vasıtalarıyla yapılır.

5. Medeniyet,  iktisadî, hukukî, ahlâkî vs. fikirlerin toplamıdır, kültür ise kabul gören duyguların bütünüdür.

 Anlaşılacağı üzere kültür, belirli bir topluluğa ait sosyal, toplumsal kuruluşlar ile davranışlardan meydana geliyor. Medeniyet ise milletlerarası ortak değerler seviyesine yükselen anlayış, davranış ve yaşama vasıtalarının bütünüdür denebilir.

Medeniyet ve Uygarlık kavramları arasındaki ilişkiye bakılacak olursa; Ziya GÖKALP’in Medeniyet tanımına uyan yerleşik hayata ilk geçen Türk kavimi olan Uygurlardan gelmekte olan ve Türkçe karşılığı olarak ”Uygar” kelime tanımı ile örtüşmektedir.

Medeniyetin, belirli bir insan topluluğu veya toplumların belirli bir coğrafya üzerinde ve belirli bir zaman içerisinde ortaya koydukları değerlerle sınırlı olmasına karşı; uygarlık kavramının, binlerce yıl devam eden gelişmeler sonunda, insan aklının, bilim ve teknolojisinin katkısı ile ortaya çıkan ve tüm insanlığın eseri ve malı olan evrenselliği söz konusudur. (2)

Tarih boyunca kurulmuş uygarlıklar içerisinde kendi medeniyetini oluşturmuş Türklerin, inanç olarak kedilerine daha yakın buldukları İslamiyete geçişleri ile birlikte süregelen ve Osmanlı İmparatorluğu ile etkileşimler sonucu zaman içerisinde arap kültür geçişlerinin beraberinde kalıcı kültür anlayışlarının hakim olmayasına sebep olmuştur. Bunların en başında, arap alfabesinin kullanımı ve beraberinde gelen dil etkileşiminden bahsedilebilir.

Büyük medeniyetlere beşik olmuş Anadoluda kurulan Osmanlı İmparatorluğu, köklerinden gelen Kurumsal Türk Devlet Anlayışı Geleneğini, hükümranlığı altına almış olduğu topraklarda da uygulayarak kendi medeniyetini kurmaya çalışmıştır. Yükselme devrinde, Avrupa’da ki değişim ve gelişmelere çok da duyarlı davranmadığı da düşünülebilir. Osmanlının, Orta Asya’ dan gelen ve Uygurlar ile oluşan Devletleşme geleneğini yaşatarak asırlar boyu sürmüş olduğu hükümranlık, Osmanlının gerileme dönemleri ile Avrupa’da başlayan bilim ve teknik alanındaki gelişmeler ile beraber yükselen askeri kabiliyetler başta olmak üzere savunmasız kalmaya başlamıştır.

Osmanlı’nın Batıya yönelişi 19. yy başlarında başlamış olup aslında Osmanlı Devlet yönetimi ve hızla gelişen savaş teknolojisi ile birlikte bir kısım sorunların çözümünü sağlama isteğinden ortaya çıkmıştır. Batılılaşma önce Türk ordusu içinde ve daha sonra merkezî ve yerel yönetimlerde kök salmış bunu eğitim sistemindeki reformlar izlemiştir.Yapılan savaşlar nedeniyle bu durum istenilen seviyeye gelememiştir.

19.yy ile birlikte gerilemeye. yıkımı ile sonuçlanan Osmanlı İmparatorluğunun devamı olarak Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının öncülüğünde yapılan Kurtuluş Svaşı mücadelesi ile Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türkiye’de batılılaşma gayesi, çağa ve teknolojik gelişmelere ayak uydurmaya çalışan modern millet örgütlenmesi ile kendisini göstemeye çalışmıştır.

Batı tipi modern millet modelinin Türkiye için örnek bir model oluşturmasındaki nedenler arasında, Batı uygarlığının çağa uygun gelişmişlik düzeyini yakalayabilmek için böyle bir örgütlenme şekline ihtiyaç duyması ve Osmanlı Devleti bünyesindeki farklı etnik toplulukların çıkardığı problemlerden alınan dersler sonucunda millî bir topluma duyulan gereklilik olduğudur.

“Millet, kendi birliğinden haberdar olan, siyasî bakımdan devlet şeklinde teşkilatlanmış ve Millî devlet kurma kabiliyetine sahip sürekli ve teşkilâtlı insan zümreleridir.” Batı Avrupalı toplumların örgütlenmelerini oluşturan beş temel özellik vardır ve bu özellikler milleti de açıklamaktadır. Bu temel özellikler; ortak siyasî birlik ve siyasî kimlik, ortak tarihi kader, ortak coğrafya-vatan, ortak kültür ve toplumdur. Modern millet, millî monarşilerin ortaya çıkışıyla birlikte başlayan merkezileşme, sosyal siyasal bütünleşme ve sanayileşme ilişkileriyle irtibatlı olarak ortaya çıkmıştır. Milletin oluşumu bu ilişkilerin etkisi nedeniyle tarihi süreç içinde Batı Avrupa’daki toplumların örgütlenme esasına uygun olarak gelişmiştir. (3)

Batı Avrupa’da millî devletin gelişimi uzun bir sürede gerçekleştiğinden toplumların kültürel yapısında da aşamalı olarak değişmeler ortaya çıkmıştır. Bu haliyle millî devlet modelinin gelişimi ile millî devlet kültürünün oluşumu birbirlerini destekleyecek şekilde gelişmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin toplumsal örgütlenmesi millî devlet modeli çerçevesinde oluşturulmaya çalışıldığından, devletin meşruiyeti için millî devlet kültürünün toplumda oluşturulmasını sağlamaya zorunluluğu hissedilmiştir (4) (5) (6).

Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu olan Mustafa Kemal Paşa’nın hayatının iki hâkim inancı Türk ulusuna ve ilerlemeye olan inancı idi; her ikisinin de geleceği, onun için Batı’nın modern medeniyetinden başka bir şey demek olmayan medeniyette yatıyordu. Milliyetçiliği sıhhatli ve makul idi; diğer ulusların haklarını veya emellerini kibirle çiğneme, ulusal geçmişin sorumluluğunu sinirlilikle reddetme gibi şeyler yoktu. Türklerin, uygar uluslar topluluğunda yerini bulmak üzere tekrar ilerleme yoluna konmaları gerekliydi.1924’te: “…Türkler bütün medeni milletlerin dostlarıdır… Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin ilerlemesi için de biricik medeniyete iştirak etmesi lazımdır15.” diyordu. Pek çok reformcudan farklı olarak, Kemal Atatürk salt bir modernleşme görünüşünün değersiz olduğunu ve Türkiye zamanımızın dünyasında tutunacaksa, toplumun ve kültürün bütün yapısında temelden değişikliklerin zorunlu olduğunu iyi biliyordu[7] [8] [9].

Atatürk’ün kültür ve medeniyet anlayışı, Türk inkılâb hareketini tanımlar bir durum içerir. Atatürk’ün milli medeniyet prensibinin harcı olan kültür ve medeniyet olgusunu, bu tanım etrafında oluşan tahlil ettikten sonra daha iyi anlaşılacaktır.

Özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında: “Ülkeler çeşitlidir. Fakat medeniyet birdir. Bir ulusun ilerlemesi için bu tek uygarlığa (Batı uygarlığına) ortak olması gerekir. Osmanlı imparatorluğunun düşüşü… kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi, bunu tekrar etmeyeceğiz… Uygarlığa girmeyi arzu edip de, Batıya yönelmemiş ulus hangisidir? ” gibi sözleriyle “kültür” yerine “medeniyet” sözcüğünü kullanması, bazı Türkçü ve İslamcıları ürkütmeden Batı tarzı değişimlere uyum sağlamalarını kolaylaştırmak amacına yöneliktir. Bu iki görüş taraftarları, Batının kültürüne “hayır” demekle birlikte Batı kültürünün, özellikle bilim ve teknolojiyi kapsayan, maddi yanına, diğer bir deyişle uygarlığına sıcak bakmaktadırlar. Atatürk, böylece kültür sözcüğünü kullanmadan, kültürü de içine alan bir medeniyet anlayışı ile, sosyal değişmelere karşı olanların tepkilerini önlemeye çalışmıştır. Nitekim Atatürk’ün, medeniyet dediği çoğu zaman da “çağdaş medeniyet” diye nitelendirdiği, binlerce yıl süren gelişmeler sonunda, insan aklının, bilim ve teknolojinin katkısı ile ortaya çıkan, bütün insanlığın eseri ve malı olan medeniyettir .

Çünkü her medeniyet ya da kültür bir sentezdir. Batı uygarlığı ya da kültürü de yalnızca Batı toplumlarının değil, tarih boyunca sayılamayacak kadar çok ülkenin ve ulusun katkısı ile oluşmuştur. Atatürk, Batıyı ve Batı uygarlığını bu şekilde değerlendirmekle; medeniyet ya da diğer deyişle evrensel kültürün oluşumunda bizim de katkımız vardır. Öyleyse bunu almakta sakınca yoktur demeye getirerek, Batıya karşı olanları Batıya yaklaştırmaya çalışmıştır. Atatürk bunu yaparken önceki dönemlerde olduğu gibi, Batıda ne varsa, Batı ne yapıyorsa doğrudur zihniyeti ile hareket etmemiş, ulusal kültüre uyum sağlayacak değerleri, kurumlan, bilim ve teknolojiyi almayı yeğlemiştir. (10)

Bağımsızlık denildiği zaman siyasi, hukuki, mali, iktisadi, askeri vs. gibi her alanda bağımsız olmak gerekmektedir. Bunlardan herhangi birinde bağımsızlıktan yoksun olunması, milletin ve ülkenin gerçek anlamıyla tüm bağımsızlığından yoksun olması anlamına gelmektedir[11] [12].

Atatürk’ün zihninde muasır medeniyet seviyesine millîlik kimliğiyle çıkmış bir Türk milleti hayali vardır. Bunun için Atatürk Batılılaşmayı temel amaç, gaye ve hedef görmez, bilakis Batılılaşma muasır, millî medeniyet oluşturmak için bir vasıta olarak kabul eder. Atatürk’ün bu yaklaşımı, sosyo-kültürel antropolojinin konusu olan “kültür”ün medeniyet anlamına geldiğini ve bu ikilik olgunun birbirinden ayrılmazlığını kabul etmek, kültür-medeniyet çatışmasını sona erdirecek bir yaklaşımdır. Atatürk’ün kültürü, millî; medeniyeti ise insanlığın ortak mirası olarak kabulü, Batılılaşma ve millîlik kavramlarının çatışmasını önlemiştir.

İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in de vurgulamaya çalıştığı bilim ve bilimsel gelişmelerin önemini şu Hadis-inden anlayabiliriz: “İlim Çin’de bile olsa gidip alınız” diyerek, “bilimin ne kadar önemli olduğu” anlatılmak istenmiş olup medeniyetin de bilimsel gelişmelerle desteklenebileceği anlayışı ortaya çıkmıştır. Bu konuda, İslam alemi, son yüzyılda maalesef ki bilimi öncelememiştir.

Türkiye’nin Milli Devlet olabilme yolunun, Milli Kültürünün korunmasının Medeniyet inşaası ile olabileceğinin anlaşılmasıdır

Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, asırlar boyu süregelen medeniyet birikimi ile birlikte günümüz şartları ile kendisini modern çağa ayak uydurması ve yetiştirilecek nesillere, Atatürk!ün ”Uygar” toplum yetiştirme gayesinin anlaşılır bir şekilde anlatılması sonucu, milli kültür ve medeniyetimizin korunabileceği inancının oluşturulmasıdır.

.KAYNAKLAR

(1) C.Ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi 2010, Cilt: XIV, Sayı: 2 Sayfa: SZ-72

(2) Uygur Akademisi Tarih: Nisan 26, 2013

(3) Say, Millî Devlet Kültürü, s.12.

(4) Say , Millî Devlet Kültürü, s.187.

(5)  îlbeyi Özer, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Yaşam ve Moda, Truva Yayınlan, İstanbul 2006, s. 103.

(6) Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, haz. Ahmet Kuyaş, Yapı Kredi Yayınlan, İstanbul 2002, s. 494.

[7] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri,Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yayınları, Cilt 3, Ankara 1961, s. 67-68.

[8] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s.290-291.

[9]  Cumhuriyet Döneminin Türk Kültürüne Bakışı ve Kültür Politikaları”, Atam Dergisi, C: XI, S:31, Mart 1985, s.21.

(10) Şarika Gedikli Berber, Atatürk’ün Medeniyet Ufku

[11] Mustafa Kemal ATATÜRK, Nutuk, Cilt 2, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara 1997, s. 458.

[12] KİLİ, Atatürk Devrimi, s. 17-18.

Yorum Yaz