MEMLEKETİN KİM / GÜNTÜLÜ YILMAZ

 

MEMLEKETİN KİM?

Eski bir mahzende tek bir düşünce ve varlık  olmuşlardı. Orası onların mahzeni değil aslında sığınaklarıydı. Aynı anda nefes alıp, aynı anda nefes verirken, aslında tozlu raflarında kalan kelimeleri birbirlerine söylediler hiç konuşmadan.

Üzerlerine dışarıdan loş bir  ışık  vuruyordu sadece. Buz gibi bir mahzende kapalı kalmışlardı ya da kapıları tamamen üzerlerine kapatmışlardı. Dışarıda deli gibi yağmur yağarken, onların tek bir düşüncesi vardı… Kendilerine bile söyleyemedikleri onca şey varken usulca yağmuru dinlediler koca bir orkestrayı dinler gibi… İkisi de gözlerini kapatıp, tekrar usulca açarak, dünyada görmek istemedikleri görüntüleri gözlerinden temizlemeye çalıştılar fakat her şey aynıydı. Zihinleri tamamen aynı çalışıyordu. İkisinin de savaşı farklıydı fakat buna rağmen, tek yürek olmuşlardı. Yaşadıkları anılar farklı olsa da, aynı anda atıyordu yürekleri. Nereli olduklarını onlar da bilmiyordu ya da nereye ait olduklarını… Bildikleri tek şey, nerede mutluysan ya da kimin yanında özgürsen, oralısındır.

İkisi de yorgun ve bitkin bir haldeydi. Öyle ki, adam bedenindeki ağırlığı kaldıramaz haldeydi. Bacakları bedenini taşımayı reddediyordu âdeta. Koltuğa uzandı,  göz kapaklarını yer çekimine bıraktı ve sessizliği dinledi. Kız ise ona bakıp, yüzünün coğrafyasını  ezberlemeye çalışarak memleketinde neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ona göre bir insanın yüz coğrafyası onun kaderi ise memleketinde neler olup bittiği anlaşılabilirdi. Yanmış ümitleri, hayalleri onun kavruk teniydi. Yüzündeki çizgiler, erken yaşta büyümek zorunda kaldığını ifade ediyordu. Milimetrik çukurlar ise, duygularını oraya gömdüğünü… Çünkü belli ederse hayal kırıklığına uğramaktan korkuyordu. Halbuki bilmiyordu ki, karsısındaki onun için her şeyi yapmaya hazırdı. Sevmeyi ya da nasıl hissettirmesi gerektiğini bilmese de, hayran olduğu tek bir kadın olan annesine olan sevgiyi bilirdi sadece… Ona hayrandı… Kız biraz daha bakmaya devam etti ve çocuklunda, bir çocuğun hiç yaşamaması gereken her şeyi yaşadığını anladı. Çocukluğunda kurmuş olduğu kalenin içinde hapsolmuş fakat sadece yaşı ilerlemiş. Duyguları o kalede idi fakat kalenin anahtarı kayıptı. Kız bu kayıp anahtarı bulmaya çalışıyordu fakat o da o kadar yorgundu ki… Her gün içindeki canavarla savaşmak zorunda kalıyordu. Onu dizginlemek zordu tabi.. Ona söz geçirmek ve ehlileştirmek.. Kızın savaşı kendiyle ve tabi ki evrenleydi. “Neden böyle, neden şöyle!” derken, bir de bakmış ki , yıllar yılları kovalamış ve zaman akıp gitmiş… O da sevmeyi pek bilmezdi nede olsa zehirli bir anneye sahipti fakat adamı çok seviyordu, onun sevdiklerini de çok seviyordu… Öyle ki, onun en derin duygularını hissediyordu hem de hiç konuşmadan… Çünkü kızın memleketi adamın kalbi olmuştu. Orada doğmuştu ve orada ölecekti…

Sığınakta gürültülü bir sessizlik hâkimdi. Yerdeki tozlar uçuşurken, ikisi de zamanı durdurmak istiyordu aslında fakat ne zaman durdu, ne de düşünceleri. Dışarda yağan yağmur,  cama vurarak kendini hatırlatıyordu. Damlalar camda kendine yeni yollar açarken, yağmur sesi ezan seslerine karıştı. Adam ayağa kalktı ve sığınağın yukarı çıkan dik merdivenlerine doğru yöneldi. Daha sonra kız da merdivenlere yöneldi. İkisi de düşmemek için  merdiven  basamaklarını ağır ağır çıktılar. Çıkarken korkuluklara tutundular fakat daha sonra korkulara değil birbirilerine ihtiyaçları olduklarını anladılar.

Yukarı çıktılarında ilk işleri pencereleri açmak oldu. Karşılarında Galata Kulesi’ne kavuşmayı bekleyen Kız Kulesi, balçık haline gelen deniz, yıkılmış ve hâlâ yıkılan yerlerinden molozlar düşen Boğaz Köprüsü ve karsılarında yanmış kağıt kokan İstanbul…  Herkese verilen gözlüklerden takmadıkları için gerçekleri görebiliyorlardı. İkisi de camın önünde ayakta, olup bitenleri izliyorlardı. Bu sığınağa gelmeden önce çokça engel aşmışlar, yanlış insanlarla tanışıp, farklı insanlara, belki de aynı anda, aynı cümleleri kurmuşlardı. Şimdi ise kayıp giden zamanı yakalamaya çalışıyorlardı. Ayrı insanların dünyaları olsalar da, gezegenlerini birleştirmenin bir yolunu bulmuşlardı. Nasıl olduğunu onlar da anlamamışlardı ama olmuştu işte. İster çekim yasası diyelim, ister kader ya da her neyse, onlar bir bütün olmuşlardı. Bu saçma evrende, tek bildikleri şey, sevmekti. Nedensizce sevmek, rağmen sevmek. Her şeye rağmen sevmek, her koşula rağmen sevmek…

İkisi de sığınağa ne zaman, nasıl geldiklerini hatırlamıyorlardı. Dışarıdaki küçük kıyametten kaçmak için aslında sadece kendilerine sığınmışlardı fakat artık çıkmaları gerekti çünkü yapılacak çok iş vardı. Dünyanın sonu geliyordu ve havadaki oksijen miktarı giderek azalıyordu. Herkes farklı gezegenlere taşınmıştı fakat onlar burada kalmayı tercih etmişti. Doğup büyüdükleri, hayal kurdukları yeri nasıl bırakabilirlerdi…

Mevsimlerden sonbahardı, hava kararmış ve yağmur yerine kül yağmaya başlamıştı. İkisi de nefes almakta zorlanıyordu. Buna rağmen derin bir iç çektiler ve sığınaktan dışarı çıktılar, hemen ellerini birbirine kavuşturup, felaketlere meydan okur gibi sahil boyunca yürümeye başladılar. Kızkulesi’nin tam önüne geldiklerinde biraz durdular… Karşılarında duran medeniyete bakıp, geçmişin tozlu sayfalarını araladılar ve son kez izlediler akıp giden filmi…Adam kızın gözlerinin içine bakarken adeta ruhuna baktı. Onun yanındayken, hiç bir şey umurunda değildi. Ne dünyanın sonu, ne insanlar, ne de olacak olanlar… Onun yanındayken her şeyi unutuyordu hatta kim olduğunu bile… Uzun zamandır böyle hissetmemişti. Onun memleketi kızın yanı olmuştu…

Adam sonra yere düşen sarı yapraklara baktı, gözlerini kapattı, en sevdiği mevsimdi sonbahar ve dedi ki;

-Ben büyüyünce sen ne olacaktın sonbahar?

Yorum Yaz