LEYLA ÇÖLDÜR GÖZLERİMDE ARTIK (İlter Yeşilay)

LEYLA ÇÖLDÜR GÖZLERİMDE ARTIK (İlter Yeşilay)
5 (100%) 1 Oy Verildi

 

İlk defa, bindiği atın üzengisini tutarken görmüştü gözlerini. Sanki iki elmas parçası, menevişli pırıltılarla ışıldıyordu gül çehresinin ortasında. Başını kaldırması, yüzüne bakması yasaktı ama bir an, belki de bir saniye gözlerini güzeller güzeli Kevser Sultan’ın üzerinde dolaştırma cesaretini göstermişti Mirahur Ahmet bey. İşte o an tam yüreğinin ortasına düşen alevin onu yıllarca kavuracağını nereden bilecekti ki?

Ah o ateş… İnsanı hem yakan, hem donduran, derin bir çaresizliğin içinde eze eze yüzünü yere düşüren o ateş…

“Bu nasıl yanmaktır Allah’ım” derken bile o yanmanın hazzında bulduğu lezzeti ve süruru kim anlayabilirdi ki?

Savaş meydanlarında küffarın kafasına pençe gibi vuran ellerinin artık her gece yüreğini dövdüğünü kime söyleyebilirdi Mirahur Ahmet bey?

Ne güzel demişti cennet mekan Sultan Selim Han: “Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan, beni bir gözleri ahuya zebun etti felek”

Sevda denilen his, koskoca bir cihan padişahını bile zebun etmişken, bu garip Mirahur elbette böylesine yanıp yıkılacaktı.

Boyu bosu iri cüssesi ve yakışıklılığıyla dikkat çeken Mirahur’un şanı cariyeler arasında da yayılmıştı. Gizli gizli kara kaşlarını, kartal bakışlarını, ve kahramanlıklarını fısıldaşır dururlar, bir kere olsun görmek için türlü cambazlıklar, oyunlar kurarlardı. Fakat bu onlar için imkansızdı. Sadece sultanlarla dışarı çıkabilen hizmetkarlardan veya Harem Ağaları’nın anlattıklarından onu hayallerinde canlandırabiliyorlardı.

Bütün bu konuşmalar ve fısıltılar elbette Kevser Sultan’ın da kulağına gitmişti. Hatta Hünkar babasına Âli Cengiz Giray Han tarafından hediye edilen ve sarayın ahırlarına girdiğinden beri üzerine kimsenin binemediği muhteşem Arap atını bile dize getirdiğini duyunca da oldukça şaşırmıştı. Bunu kendi gözleriyle görmek istiyordu. Ahırlara gidecek ve Mirahur’a atın üzerine binmesini emredecekti. Hatta belki kendisine küçük bir gösteri de yapabilirdi. Aslında hiç kaale almadığı hatta bakmaya bile tenezzül etmediği bu adamı görme arzusu ve merakı git gide artmaya başlamıştı.

***

O sabah güneş sanki farklı parlıyordu. Her taraf temizlenmiş atların bakımları yapılmış, yemyeşil ağaçların arasındaki ahırda hizmetlilerin koşuşturmaları bitmişti. Ortalıkta dingin bir sessizlik hüküm sürüyor, sadece kuşların sevinçli cıvıldaşmaları duyuluyordu.

Mirahur Ahmet bey, Kevser Sultan’ın bembeyaz atını belki gelir ümidiyle hergün yaptığı gibi özenle hazırlamış, yelelerini okşayarak düşüncelere dalmıştı. Birden duyduğu sesle toparlanıp başını önüne eğdi:

“ Destuuur Kevser Sultan Hazretleri”

Sonra, ipek bir elbisenin hışırtısını ve ortalığı saran misk-i amber kokusunu duydu. Artık sarayın ahırında değil sanki cennetin bir köşesindeydi. Nihayet beklediği gelmiş, yüreğinin alevleri yağmurla buluşmuştu. Koskoca yiğidin elleri titriyor, bacakları sanki kendisini taşımıyordu. Birden onun sesini duydu, küçük bir derenin taşların arasından akışı gibi cıvıltılı, gururlu ve ipeksi…

“ Duydum ki Hünkar babamın delişmen atına binmeyi başarmışsın Mirahur efendi. Haydi görelim bakalım bir de benim önümde bin de inanayım”

Mirahur yüzünü yerden kaldırmadan gidip simsiyah tüyleri parlayan Arap atını çekerek dışarıya çıkarttı. Tek hamleyle üzerine binip Kevser Sultan’ın önünde tırısa kaldırdıktan sonra da dörtnala koşmaya başladı. Tekrar geri döndüğünde büyük bir ihtişamla şaha kalkan atın başını çevirip sakinleştirdikten sonra ustaca bir hamleyle üzerinden atlayarak yere indi.

Kevser Sultan onu seyrederken içinde kopan fırtınalara bir mana veremiyordu. Neydi bu saçlarının dibine dek onu saran ipeksi duygu? Kalbinin bu denli çarpması, yanaklarının al al olması nedendi? Henüz tanımadığı bu hal onu huysuzlaştırmaya başlamıştı. Mirahur’un kalbini kırmak onu üzmek istiyordu. Bütün bunlar onun suçuydu. Bir adım öne atıp konuştu:

“ Aferin! Hünkar babamın atına hükmedebilmişsin ama bundan dolayı sakın şımar…”

Birden onun gözlerini gördü. Kalbini, derin bir sızıyla gözlerine hapseden kartal bakışlı gözlerini… Anlamıştı… Onu içine çeken, sıcak derin ve simsiyah bir boşluğa saklayan bu gözler artık Kevser Sultan’ın zindanı olacaktı.

Birkaç saniye olduğu yerde öylece durduktan sonra geriye dönüp hizmetkarlarıyla birlikte hızlı hızlı yürümeye başladı. Bir an önce saraya gidip odasında düşünmek istiyordu.

Ve düşündü… Haftalarca içini kaplayan sızıyla bitap düşene kadar, sevdası gururunu yeninceye kadar ve çaresizliğin isyanı güzel gözlerinden gizli gizli dökülünceye kadar sabretti.

Sonunda kararını verdi. Ne yapıp edip Mirahur’la konuşmalı sesini duymalı, hatta duygularını anlamaya çalışmalıydı. Hissetmişti, onun bakışlarındaki derin sevdayı görmüş ve kalbinin atışlarını adeta duymuştu.

Bir sabah erkenden atına binmek bahanesiyle ahırlara gittiğinde onu bir ağaç kütüğünün üzerinde elindeki deftere bir şeyler yazarken buldu. Geldiğini görünce saygıyla ayağa kalkmış bekliyordu. Birkaç dakika sonra birlikte bahçede ağaçların arasına doğru at koştururlarken sanki mutluluktan uçuyordu Kevser Sultan. Küçük derenin kenarında atlarından indiklerinde kararlıydı. Hizmetkarlar arkasından gelene kadar ona bir şeyler fısıldamalıydı… Sonra onun sesini duydu:

“Sultanım ben… İsterseniz başımı vurdurun ama söylemek zorundayım. Çünkü bunu içimde tutamıyorum artık. Kaderim ne olursa razıyım. Sizi ilk gördüğüm an sevdalandım. Hiç aklımdan çıkmadınız. Ne olur affedin beni haddim değil biliyorum ama uğrunuzda başım feda olsun. Öleceksem ölümüm bu yüzden olsun”

Kevser Sultanın gözlerinden düşen iki damla zaten her şeyi anlatıyordu. Yumuşacık sesiyle utanarak fısıldadı:

“ Ben farklı mıyım sanırsın sanki? Gözlerim gözlerine değdiği andan beri sönmeyen bir cehennem alevinin içindeyim. Sana sevdalandım. Biliyorum bu imkansız bir sevda ama elimizde değil ki…”

Mirahur Ahmet bey sevinçten kanatlandığını, başının bulutlara değdiğini hissediyordu. Artık ölse gam yemezdi. Duygularını anlatmak için bir adım öne atıp Kevser Sultan’a yaklaştı misk-i amber kokusu burnuna geliyor, rüzgardan havalanan ipek örtüsü yüzüne değiyordu. Sonra ağaçların arasından  hizmetkarların geldiğini görünce geri çekilip atının yanına döndü. Bu an Mirahur Ahmet Bey’in hayatının sonuna kadar hatırlayacağı en mutlu an olarak kalacaktı.

***

Kevser Sultan’ın neşesi, mutluluğu başta Valide Sultan olmak üzere herkesin dikkatini çekiyor sarayın duvarlarında yankılanan kahkahaları etrafı sarıyordu. O sabah neşe içinde cariyelerin getirdiği kahvaltısını yapıp, eline udunu alarak güzel bir şarkı mırıldanmaya başladığında içeriye Validesi girdi. Kevser Sultan saygıyla ayağa kalkıp annesini buyur ettikten sonra beraberce minderlere oturdular. Valide Sultan önemli bir şey söyleyecek olmanın edasıyla konuya girdi:

“ Kevserim benim gün ışığı bakışlı kızım. Hünkar baban çok hayırlı bir karar verdi. Birkaç ay sonra seni Hanzade Safa Giray’la evlendirecek.”

Kevser sultan Bıçak kesiği gibi bir acının her yanını kapladığını, göğsüne bir hançerin saplandığını hissetti. Annesinin elini tutarken sesi titriyordu:

“ Validem ben kimseyle evlenmek istemiyorum lütfen kıymayın bana. Ben sizden sarayımdan ayrılmak istemiyorum ne olur validem…”

Valide Sultan sert bakışlarını yüzüne dikerek elini sertçe kızının elinden çekti.

“ Sus! Kendini bilmez Hünkar babanın kararına karşı mı çıkıyorsun sen? Safa Giray yakında Kırım Kalgayı olacak. İki hanedan arasındaki bağların güçlenmesi için bu evlilik şart! Sakın itiraz etmeye kalkma…”

Validesi kapıdan çıkarken Kevser Sultan’ın gözyaşları yanaklarını yıkıyordu. O Mirahur Ahmet’in sevdasıyla yanarken nasıl başkasıyla evlenecekti? Çaresizlik bedenini kavuran bir aleve dönüşmüştü. Bir an önce sevdiğini bulmalı olanları anlatmalıydı. Gizlice saraydan çıkıp ahırların önüne geldiğinde etrafına bakındı. Ortalıkta görünmüyordu. Telaşla sağı solu ararken ikinci Mirahur Celal beyi gördü. Saygıya karşısında durmuş emrini bekliyordu. Aceleyle sordu:

“ Mirahur Ahmet bey nerede atıma bineceğim!”

İkinci Mirahur yüzüne yayılan sinsi gülümsemeyi gizlemeye çalışarak cevap verdi:

“ Sultanım Mirahur Ahmet Efendi Hünkarımızın emriyle Bosna Beylerbeyliğine gönderildi. Artık Birinci Mirahur benim. Atınızı hemen hazırlatayım”

Eliyle vazgeçtiğini işaret eden sultan, geriye dönerken perişandı. Bıçağın teni ilk kestiği andaki gibi, hiçbir şey hissetmiyor. Sonradan duyacağı büyük acının beklentisiyle adeta titriyordu. Saraya doğru koşmaya başladığında artık onun için hayatın hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağını biliyordu.

Günler geçiyor o, hüznün deryasında solan bakışlarıyla sarayda suskun bir kuş gibi dolaşıyordu. Konuşulanları duymuyor, hiçbir şeyi görmüyor, derin bir yalnızlığın içinde sönmeye yüz tutmuş bir mum alevi gibi titreyip duruyordu. Hayatı, içinde kaybolduğu kapkaranlık bir cehennem çukuruna dönmüş, hicranla kavrulan kalbinin her atışı ölümü özletir olmuştu. Günler günleri kovalarken bir yandan da düğün hazırlıkları yapılıyor, sultanın çeyizleri hazırlanıyordu. Kevser Sultan kaderine razı gelmiş, ümitsiz gözlerle çevresinde olanları izlemeye başlamıştı. İçindeki ateşin aksinde kendi benliğini tanıyor, bu muazzam farkındalık onu daha başka, daha zengin bir alemin kapısına getiriyordu.  Artık anlıyordu. O ilahi bir bütünün zerresiydi ve derinleştikçe ruhunu yükselten bu acı, sonunda  hem çaresizliği hem de çaresi oluyordu. O denli kendinden uzaklaşmış, o kadar etrafına yabancılaşmıştı ki; Mirahur’a duyduğu aşk, artık onu fersah fersah aşan daha büyük bir aşkın yoluna bırakmıştı çoktan. Dünya bir aynaydı ve gördüğün kadarı senindi. Oysa her ayna, sadece bakıp görmek için yapılmamıştı. Orada görmediğin yok sayılabilir miydi? Görmek; sadece gördüğün kadarını değil, gördüğünden ötesini de bilmekti. Acısının artık sevinci olduğunu anlayan bir insan daha başka neyle sınanabilirdi ki? Dünya gözünde küçücük kalmıştı, çünkü dünyayı içinde taşıyan kendisinden başkası değildi artık…

Yıldızları seyrederek dualar okuduğu bir gece, odasına giren hizmetkarının eline tutuşturduğu mektubu görünce önce hiçbir şey anlamadı. Sonra üzerindeki mühürü kırıp okumaya başladı.

“Ömrümün ışığı, kalbimin sahibi sultanım;

Çaresizce sizden koparıldığımdan beri ne günüm ışıdı ne gecem bitti. Kalbim alevlerin içinde kora dönmüş bir kömür parçası gibi yanmakta. Bir başkasıyla nikahlanacağınızı duymak beni dertlerin en büyüğüne gark etti. Sultanım biliyorum bu sevda benim ölümüm olacak fakat sizi bir defa daha görmeden ve canımın hayat kaynağı olan gözlerinize bakmadan ölemem… Bu yüzden Bosna’dan kaçtım ve İstanbul’a döndüm. Bu gece sizi ahırların orada bekleyeceğim. Yalvarırım gül yüzünüzü bir daha görmeme izin verin…”

Kevser Sultan, titreyen ellerinin arasından yere düşen mektuba daldı bir müddet. Sonra ayağa kalkıp yıldızlara dikti gözlerini. İnsanın yangını, yarasından büyükse Kevser şarabından başka neyle kanabilir, neyle söndürebilirdi ki ateşini… Acısı derine çektikçe, sabrının azametinde büyüyen aşk çiçekleri cennetin bahçelerinden başka nerede açabilirdi? Sonsuz huzurun kaynağı; esirgeyen ve bağışlayan Allah’a sığınan kulun, büyük sandığı aşkından geçerek daha büyük bir aşka varmasını hangi kalem yazabilir, hangi kalp anlayabilirdi ki kolay kolay… Her ayrılığın kendine giden bir yolculuk olduğunu, ve  bu yolculukta yürüdüğü bin tane yolun her defasında bire vardığını biliyordu Kevser Sultan. O artık aşıklar katının garip bir bekleyeniydi. Ne sultanlık, ne dünya devranı… Karşısında boynunu büktüğü tek çareydi aşk. Artık kartal bakışlı bir çift gözden yansıyan sevdayı değil, dünya aynasının öte yanındaki gerçeğin aksini görüyordu o…

Narin parmaklarının arasında tuttuğu divit kalemiyle ak kağıdın üzerine Mirahur’a göndereceği mektubu yazmaya başladı Kevser Sultan;

“ Ey beni aşkın yoluna koyan; bil ki senden geçmek sana varmaktan farksız kaldı gözümde. Yokluğunda, varlığını gördüm ben çoktan.

Şimdi kendimedir tek yolculuğum ve artık ıssız bir seyyahım ben. Leyla çölünde dünyayı arayan bir seyyah… Etrafımdan akıp giden hayatın dışında, kendi içimdeyim.

Ne kulaklarım bu seslere aşina ne ellerim bu dokunuşlara. Kendi benliğimden geçmiş, ben olmaktan azade kalmışım.

Sana her varışımda; içinden yüzlerce kuş havalanan Leyla, senden her gidişimde; kendi kuyusunda yanan Züleyha’yım.

Ey beni kendi suretinden yaratan! Suretimi seyrettiğim aynalardan al gözlerimi…

O gözler ki; gördüğü herş eyde aşkı arayan bir seyyah, baktığı her şeyde yari gören bir suçludur.

Ey beni aşka götüren yollarda kaybeden yar! Neden hiçliğine alışmışken çıktın karşıma?

Bilmez misin Leyla çöldür gözlerimde artık, bense biçare bir damlayım…”

Hizmetkarı göğsüne sakladığı mektupla sessizce kapıdan çıkarken, Kevser Sultan yıldızlara bakarak Allah’a dua ediyordu.

“ Rabbim bu aciz kulunun kalbine verdiğin aşkın tek sahibi sensin… Senden öncesi ve senden sonrası yok… Her şey sensin… Ölene kadar yanmaya razıyım ne olur beni aşkından mahrum etme…”

İlter Yeşilay

Yorum Yaz