Kanun Tellerine Sinen Hayat “Göksel Baktagir”

İçeriğe Oy Verin!

 

 

Değerli Telmih okurları Göksel Baktagir Hocamızın kapısını umutla çalıyorum. Gülen gözlerle karşılıyor bizi. Hâl hatır faslından sonra çözülüyor kanun telleri arasında sinn hayatın derin izi. Akronik bir hikâye de buluyoruz birden kendimizi. O gün ne söylemişse hayata dair neler telmihlenmişse ekiyoruz umut diyerek sayfaların göğsüne yeşersin diye mürekkep çiçekleri…

SERAP SÖNMEZ: Kanun sazının hisli yankısını dünyaya duyurdunuz. başarı ve yeteneğiniz ile tanıtıp sevdirdiniz. Sizi bir de kendi dilinizden tanımak istiyorum. Öncelikle müziğe olan ilgi ve yeteneğiniz ilk olarak ne zaman ve kim tarafından keşfedildi? Bu hususta size kim öncülük etti ?

GÖKSEL BAKTAGİR: Ben kendimi şanslı görüyorum. Çünkü bireysel olarak müzik yaşantısı babam Muzaffer Baktagir ile başladı. Üç çocuklu bir ailenin son üyesiyim ben. Kendimi bildim bileli hep hatırlarım o anları evimizin her köşesinde bir Türk Müziği enstrümanı bulunurdu. Çünkü babam kendi çapında birçok enstrümanla birlikteliği olmuş bir insan. Müzik aşkını dallandırıp budaklandırmış diyebilirim. Çünkü birçok enstrümanı çalabilmekte kişinin iç dünyasındaki zenginliğinin göstergesidir. Bana göre.

Kendi çapında bir keman icracısıydı. Ayrıca ud icra ediyordu. Kanun icra ediyordu. Bu enstrümanların hepsi de evimizde mevcuttu. Dolayısıyla evde kendiliğinden oluşan müzik ortamında, babamın da yönlendirmesi ile ortanca ablam ile birlikte 7-8 yaşlarında klasik başlangıç olan mandolin sazı ile birlikte müziğe ilk adımımı attım. Ve Müziğin Dünyasına merhaba dedim. Daha sonraları 10 yaşında Sivaslı bir hocamız doğduğum yer olan Kırklareli’ne bir görev nedeniyle gelmişti ve bir müzik mağazası açmıştı. Oradan da babam bana “ Cura”ın biraz büyüğü olan kısa saplı bağlama alıp hediye etti. Ve benim Böylece 10 yaşım itibariyle 4 yıl süren bir “ Bağlama Sevdası” dönemim oldu. Bu süreçte bağlamaya benzediği için ud çalabiliyordum. Kanun orada öylece duruyordu. Bana hep bağlama cazip geliyordu elektro bağlama dahi yaptırana kadar uğraştığım 4 yıllık bir süreç. Tabi bu süreçte sevgili babamın kanun sazına yönelmem için sürekli tatlı bir empozesi oluyordu. Zannediyorum ki o dönemlerde Kanun, Türkiye’de seyrek çalınan bir enstrüman olduğu için Kanun’da şansımın daha açılacağını ve yüksek olacağını düşünüyordu. Ama ben kesinlikle yaklaşmıyordum. Derken kısa bir hastalık dönemi geçirdim. Bir süre evde kalmamı sağlayan… Babam o dönemde benim bağlamamı ihtiyacı olan bir yakınımıza hediye etmiş o dönemde “ben nasıl olsa oğluma alırım” diyerekten. Tabi sonrasında ben bunun bilinçli bir plan olduğunu anladım ve zaten babam da itiraf etti. Durum şöyle ki hastalık dönemim geçtikten sonra ortalıkta çalınacak bağ l ama yok, kanuna da

bağlama sevdalısı olduğum için yanaşmıyordum . Fakat müzikte “ şifayı kapmak “ denir ya tam da şifayı kapmışım, müzik benim için bir hal almış ve kısacası bir enstrümanla ilgilenmeden duramayacak duruma gelmişim. Dolasıyla ortada bağlama yok Kanun var. Direkt bir başlangıcım vardı Kanuna hiç unutmam 14.yaşımda elime ilk aldığımda o dönemin meşhur bir şarkısını çıkartmaya başladım. Kanunda ilk altı dersi babam verdi. Çırağım melodiler hoşuma gitti ve zamanla kanun sazı bana hitap etmeye başladı. Çocukluk bana hiçbir enstrümana yönelme durumum olmadı. Onunla daha çok bütünleştiğime inandım Ve kanunun o büyülü yolculuğu 14 yaşımdan bugüne kadar devam etmiş bulunuyor.

SERAP SÖNMEZ: Sevgili hocam, gerçekten etkileyici bir başlangıcı yaşamışsınız. Bu kıymetli geçmişi sizden dinlemeye doyamadım. Peki, bu süreçte doğup büyüdüğünüz memleketin, çevrenin size sosyo kültürel açıdan etkisi ne oldu?

GÖKSEL BAKTAGİR: Bildiğiniz üzere Trakya Bölgesinde bulunan Kırklareli ilinde doğup büyüdüm ve Rumeli kökenli bir ailenin üyesiyim. Dolayısıyla Rumeli’nin güzel kendine özgü manevi havası oralarda daha çok yaygın. Fakat Kanun gibi, keman gibi Türk müziği enstrümanları bu bölgede pek fazla icra edilmiyor. Daha folklorik enstrümanlar hakimdir. Mesela “Kaba Zurna” çok yaygındır ve keman gibi müzik aletlerini  çalarlar  o  bölgede.  Rumeli’nin  o  folklorik kültüründen bende etkilendim. Fakat çevremde babam haricinde besleneceğim kimse yoktu. Babamda birden çok enstrümanla ilgilendiği için bir tek enstrümana profesyonel değildi. Bu sebeple Kanunda ilk 6 dersten sonra ders vermeye devam etmedi. Eğer tek bir enstrümana yoğunlaşmış olsaydı

kesinlikle o enstrümanın virtüözü olurdu. Fakat o müzik aşkını birçok farklı enstrümanda yaşamayı sevmiş ve tercih etmişti. O zamanlara kadar babamın bana çok fazla yararı ve emeği oldu. Tabi ben müzikte şifayı kaptıktan sonra gözler yoluyla, dinleme yoluyla daha bir içine girmeye başladım bu işin. Kısacası “ Her şey Hocam Oldu” diyebilirim.

Beni cezbeden müziklere yöneldim, onları taklit etmeye çalıştım. Çok zor bir süreçti. Çünkü duyuyorsunuz bir şeyleri, beyniniz ile algılıyorsunuz fakat teknik görmemişim, daha doğru nasıl ellerime yansıtabilirim duyup gördüklerimi bir eylem olarak bilmiyorum. Hoca faktörünün ne derece önemli olduğunu bu noktada anlayabiliriz. Ama ne oluyordu? Şöyle bir yol izliyordum. Dinlediğim sanatçıların çaldığı eserlerdeki süslü melodiler çok dikkatimi çekerdi örneğin, “Nihavent longa” eseri. Basit bir nota örgüsü var ama icra eden sanatçılar o eseri daha renk katarak daha süslü icra ediyor ve bu bana apayrı bir zevk yaşatıyordu dinlerken. İlk etapta onları sürekli taklit etmeye çalıştım. Ben aslında “ Aspirinimi kendim formüle ettim “ diyebilirim et ile tırnak misali çok zor bir süreçti. Benim için ama o yıllardan itibaren iç yapımda şöyle bir etki oluşmaya başladı; Bir melodiyi çıkarmak bana yetmiyordu. O melodinin derinliğini hissettirmeye çalışıyordum. Çünkü dinlediğimi çaldığımda bakıyor” evet melodi doğru” fakat dinlediğimde hissettiğimi kendi icramda hissedemiyorum işte! Orada sorgulamaya başladım. bu ezgiler dışında el hareketleri, mızrap vuruşları demek ki o kadar farklı işleniyor ki bu kadar farklı hissediyor kendini. Çünkü duyduğum gibi bende çıkmıyor böyle böyle bu sorgular bende konservatuvar yıllarıma kadar devam etti. Kendimce sürekli alternatif teknikleri oluşturmaya çalıştım üniversiteye başlamam ile akademik anlamda daha tekniksel olarak eğitim aldım ve çalışmalarım devam etti. Fakat o sorgulamalar bende bugüne kadar hâlâ devam etmekte. Her zaman kanunda daha homojen, daha tatlı bir tınının arayışında oldum ve bu arayışta zamanla birçok farklı teknikler üretmeme vesile oldu.

 

SERAP SÖNMEZ: Akademik eğitime adımınızı atana kadar yaşadığınız bu zorlu ve hayranlık uyandıran sürecinizi dinledikten sonra üniversite yıllarınıza karşı daha büyük bir merak oluştu bende Kıymetli Hocam. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı Bölümü mezunusunuz. Eğitim aldığınız bu bölümün musiki yönünden sazınıza ve size ne gibi katkıları oldu? Eğitiminizde size en çok faydalı olduğunu düşündüğünüz hocanız veya hocalarınız kimle oldu.

GÖKSEL BAKTAGİR: Konservatuvara girdiğim zaman haliyle daha teknik, daha akademik bir yola başlamış oldum. Derin bir ilim içerisindeyiz tabi. Derya gibi bir Musiki karşımızda. O zaman kadar kulaktan duyup anlamlandırmaya çalıştığım makamlar aslında daha farklıymış. Anlayacağınız müziğin teorik kısmı bu yönde ufkumu çok değiştirdi ve genişletti. Duyumumun daha hassaslığı bir sürece girmiş bulundum. Böylece seçicilik meydana çıkmaya başladı. Eskiden dinlediğim her şey bana cazip gelirdi. Ama kendi kovuğumu doldurmaya başladıktan sonra  arınma aşamasına geldim. Tabi bunda çok kıymetli, rahmete kavuşmuş değerli hocalarımız öncülük ettiler. Allah rahmet eylesin, benim içim çok büyük bir şanstı, Yavuz Özüstün hocamız Türk Musikisi Nazariyatı dersine gelirdi. O kadar güzel formülüze etmiş ki makamları… Kendisi hem bir keman icracısı, hem bir tonmister hem Batı Müziğine çok aşina hem de Türk müziğini müthiş bir şekilde formülize etmiş kıymetli bir hocaydı. Dört yıl boyunca öyle bir hocadan ders almak benim için büyük bir şans oldu. Tabi yanında diğer hocalarımı da anacağım. Selahattin İçli hocamız, o da çok önemli bir değerdi. Yaptığımız çalışmaları çok destekliyordu. Ve Yavuz Hocama değineceğim yine. Her bestelediğim eseri ben kendisinin onuruna sunuyordum. Hiçbirisinde de beni “ işim var, meşgulüm” diye geri çevirmedi ve ıslık ile deşifre ederdi. Bu şekilde çok müthiş motive ediyordu hocalarımız. İsmini zikredebileceğim başka birçok hocam daha oldu. Erol SAYAN, Nida TÜFEKÇİ, Yücel PAŞMAKÇI, Navi ŞENEL gibi değerler. Yani Konservatuvarda bir öğrencinin alabileceği her şey vardı. Bu süreç benim adıma çok verimli ve parlak geçti. İlerleyen yıllarda okulun etkinliklerine de katıldım ve böyle devam etti. 1983-1984 eğitim-öğretim döneminde başladım. 1988 yılında mezun oldum. Ayrı sınıflarda olduğumuz fakat aynı dönemde eğitim aldığımız, şuanda da görev aldığım toplulukta görev alan udi Yurdal Tokcan ile hayatımız kesiştiği zaman müzikal yöndeşlik arz etmeye başladı. Mezun olduktan sonra 1 yıl akademik eğitime ara verip 1 yıl sonra Yüksek lisans adımı atmak düşüncesi ile birlikte o zaman zarfında kendi enstrümanlarımıza yoğunlaşma  kararını aldım. Bu 1 sene içinde tabi ki konservatuvar ile bağımızı koparmadık. Birçok çalışmamızı okulda alırdık hatta… Sonrasında benim hala görev yaptığım Kültür Bakanlığı İstanbul Türk Müziği Topluluğuna kanun sanatçısı olarak alındım. 1989 yılı benim için müzik hayatımda bir “ milat” oldu diyebilirim. Çünkü hem musiki ufku çok geniş olan hem de “ tambur” sazı ile önde olan Tamburi Necdet Yaşar gibi çok önemli bir sanatçının önderliğinde kurulan bu topluluk da görev alma şerefine 1989 yılında nail oldum. Bağlı bulunduğum bu topluluğa başladıktan sonra müzik, sanat ve hayat benim için bambaşka bir hal almaya başladı. Nasıl mı bir eğitim görüyorduk. Bu toplulukta… Haftanın dolu dolu geçen 5 gününde, bir gün Necdet Yaşar hocamızla nazariyat dersleri, ikinci gün Türk müziğinin en değerli sanatçılarından biri olan Rahmetli Bekir Sıtkı SEZGİN hoca, 3.gün yine rahmete kavuşan çok önemli ud sanatçısı ve bestekâr CİNUÇEN TANRIKORUR, 4. gün duayen isimlerden olan Alâeddin Yavaşça hocamız, 5. gün ise klasik kemençe sazının en büyük sanatkarı İhsan ÖZGEN bizi çalıştırıyordu. Böyle mükemmel bir toplulukta pişerek bugünlere geldim ve bu özel toplulukta görevime devametmekteyim.

SERAP SÖNMEZ: Sayın Hocam, İcracılığınıza ve Geliştirdiğiniz Kanun Tekniklerine değinmek istiyorum. Göksel Baktagir Ekolü oluşmadan evvel en çok örnek aldığınız, bir nevi size ekol olarak kabul gördüğünüz Kanunî veya Kanuniler kimler oldu?

 

GÖKSEL BAKTAGİR: Zaten her sanatkârın pişme döneminde yaşadığı bir durumdur ki bu her sanatkâr emekleme döneminde bir ustayı rehber alır. Onu takip ve taklit eder. Tamburi Necdet Yaşar hocamın ilk taksimlerini dinlediğim zaman ortada bir Necdet Yaşar yoktur neredeyse tamamı ile tanburi Cemil Bey Vardır. Kendisi çok sonradan Necdet Yaşar ekolü olabilmiştir. Bende çok önemli kanun sanatçısı  olan  Ahmet  Meter’i  kendime  ekol  gördüm. Konservatuvara ilk girdiğim yıllarda TRT’nin birkaç kararı vardı.  Haftada  bir  Ahmet  Meter’in  kanun  soloları yayınlanırdı. İlk görüp dinlediğimde vuruldum tabiri caizse… Kendi başına bir orkestra gibi çok dolu bir icra… Benim ruhuma çok iyi geldi. Gerçekten kendisi Türk müziğine ekolünü oturtmuş çok önemli bir sanatkârdır Televizyona her çıktığı zaman teyp ile hazır bekler ve Ahmet Meter’in tüm sololarını, taksimlerini kaydetmeye çalışırdım. Kaydedebildiğim birkaç solosunu taklit etmeye çalıştım. Ama tabi ki öyle kudretli bir sanatkârın taklidi ne kadar olabilir benim o emekleme dönemimde… Ama nasıl oldu? Kendimce çözülmeye ve taklit etmeye çalıştım beynimi yordum melodilerle boğuştum. Bir kaydı döne döne defalarca dinledim. Konservatuvara başladığımda her köşede çal ı yordum ben boş vakitlerimde… Bir g ün hiç unutmuyorum; kendimi kaptırmışım, sonra bir farkettim ki “ Mutlu Torun” Hocamız aynen şunları söylemişti : “Ahmet Meter’e çeyrek kalmış” çünkü o zamanlar ortada “ Göksel’in G’si dahi yok”. Zamanla bu böyle devam etti. Fakat gitgide sorgulama dönemine sürükleniyorsun ve daha farklı daha fazla ne yapabilirim? Kendimden neler katabilirim gibi… Ne oldu? Birçok etkeni karakterim ve ruhum ile harmanlayıp zamanla kendi icramı yakalamaya başladım. Bu hususta üretkenliğim de arttı. Kanun, üçgen ve yatay bir çalgı aleti ve tıpkı bir piyano simetrisine benzer. Piyanoda sağ el daima ezgileri çalar sol el ise bas seslerle amaçlayan akar ve erpeslerle armoniyi sağlar. Kanunda da bu durum hemen hemen aynı şekildedir. Kanundaki yapı gereği kenardaki mandal tuşesini kapatmamak adına sol elimizle ezgiden çok süslemelerini yaparız bütün kanuniler. Fakat sol el zamanla sağa göre pasifize olur. Ben de solak bir insan olduğum için bu özelliğimle kanunda ne gibi teknikler oluşturabilirim. En öncelikli amaç daha soft ve homojen tınıyı yakalamaktı. Çünkü kanunun yapısı gereği sağ ve orta kısım daha güçlü, sol kısım ise daha kapalı, daha hisli ve kalbi tınılara sahiptir. Başka bir amacım iki elle çalınan bir enstrümanda iki eli de birbirine yakın derecede geliştirip aktif kılmaktı. İşte bu amaçlar dâhilinde bazı teknikler oluşturdum. Metotlar halinde de zaten birçok öğrencinin hizmetine sunulacak. Ama bu hizmet “ kanun böyle çalanı değil… “ Kocaman bir havuz içerisinde böyle teknikler de var. İçine girip emek harcarsanız size başka kapılar da aralanır”. Anlatmaya çalışıyorum ve bu tekniğin öğrencilere çok farklı kapılar aralayacağına inanıyor ve umut ediyorum.

SERAP SÖNMEZ: Kıymetli Hocam Bizlere zaman ayırdığınız için çok ama çok teşekkür ederiz. Söyledikleriniz ve anlattıklarınızla Gençler geleceğin kültür sanat ve musiki inşasını oluşturacaklar. İnşallah diğer bir sohbetimizde de “Göksel Baktagir ve Bestelerin Hikâyeleri” konusuna yer veririz. Teşekkürler hocam.

GÖKSEL BAKTAGİR: Ben de bu güzel sohbetten dolayı size teşekkür ediyorum.

 

 

Bunları da sevebilirsiniz

Yorum Yaz