Kadınlar ve Anneler /Mehmet Özger

“Bir kadını al onu yont yont anne olsun
Her kadın acıma anıtı bir anne olsun
Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne
Sen bu şehrin sokaklarından geç sonsuz pencerelerle
Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun”

Sezai Karakoç

Kadın-erkek problemi ya da uluslararası bir kavram olarak cinsiyet (gender) problemi insanın tarihine yaşıt. Kadınlık ve erkeklik rolleri insanlık tarihi boyunca, zaman ve zamanın isterleri, zamanın ihtiyaçları değiştikçe değişime uğramış. Biz bugün kadını ya da ya da erkeği müstakil olarak ele alarak hem kadına hem de erkeğe zulmetmiş oluruz. Bu sebeple kadın ve erkeği birlikte düşünmek, Kartezyen bir bakışla parçalamamak gerektiğini düşünüyorum.

Avcılık ve toplayıcılıkla geçimin sağlandığı ilkel toplumlarda bile kadınlar ve erkekler yaşamı idame ettirirken ayrı düşünülmemiş, herkes kendi üstüne düşen görevi yapmış. Medeniyetin gelişimiyle birlikte bedevi hayattan medeni hayata geçişle insanın yaşam kültürü de değişime uğramış, sadece kadınlık rolleri değil, erkeklerin yaşam biçimleri de büyük bir değişime uğramış. İnsanlar, sadece ihtiyaçlar üzere değil, medenileşmeyle birlikte ihtiyaç dışı ve fazlası bir yaşam sürmeye başlayınca, lüks ve beraberinde haz almak için yaşamak düşüncesi ortaya çıkmıştır. Ortaçağda hayatın hemen her alanını din doldurduğu için hem kadınlar hem de erkekler dinin kendilerine biçtiği yaşamsal rollere riayet etmek zorunda kalmışlardır. Aksi takdirde dini otorite, ister erkek ister kadın olsun yerine göre cezalandırmıştır. Çoğu zaman, feodal yapılarda kadınların ezildiği, hor görüldüğü düşünülür, aslında meseleye modern bir zaviyeden ve modern bir zihinle baktığımız için çok net göremiyoruz. Benim düşünceme göre aşağılanmışsa insan aşağılanmıştır, hor görülüyorsa insan hor görülüyordur. Köleliğin olduğu dönemlerde, söz gelimi Osmanlı’da kadınlar cariye olmuşsa erkekler de hadım edilmiştir. Bunlar temelde insani travmatik durumlardır, yoksa sadece kadınlara mahsus sıkıntılar değildir. Bedevi toplumlarda kadınlar en az erkekler kadar söz sahibidir. Modernleştikçe kadına sözde haklar verilmekle birlikte,  kadın daha çok köleleştirilmiştir.

            Günümüzde modern hayatın insanlara dayattığı yaşam biçimi, ilkel kabilelerden daha sıkı bir şekilde mitik bir havada, toplumda karşılık buluyor. Demokrasi miti, özgürlük miti, kadının özgürlüğü miti, modern ve konforlu yaşama miti, sağlıklı yaşama miti gibi birçok mit ile karşı karşıya olduğumuz halde, sanki ilkel kabilelerden çok üstünmüşüz gibi davranıyoruz. Oysa bütün bunlar, hem kadını hem de erkeği doğallığından kopararak kendi var oluşuna yabancılaştırarak kapitalist yaşamın bir tüketim malzemesine dönüştürüyor. Sadece nesneler değil, insanlar da birer ticari metaya dönüşüyor zamanla. Söz gelimi dünyada savaş turizmi diye bir turizm çeşidi var. Bir yandan insanlar ölürken öte yandan çok zengin birileri sadece macera olsun diye korunaklı ortamlarda o savaşın heyecanını yaşıyor.

Kadın meselesinden neden kapitalizm meselesine geçiriyoruz ki? Çünkü günümüzde tanımlanan kadınlık rolleri de insan yaşamının her alanı için tanımlanan yaşama biçimlerinden sadece biri. Erkeklere biçilen paket programlardan çok da farklı değil, her cinsin kendi zaaflarına uygun yaşama biçimleri, rolleri, rol modelleri oluşturuluyor. Bugün maç seyretmeyen bir erkek herhalde az bulunur. Çünkü futbol ile ilgilenmek erkek olmanın bir parçası gibi algılanıyor. Bu sadece erkeklik rollerinin biri. Dışardan bakıldığında kendiliğinden oluşan bir olgu gibi görünebilir. Oysa modern dönemde hemen hiçbir şey kendiliğinden oluşmaz. Büyük paralar verilerek satılacak şey’in piyasası oluşturulur, ardından da piyasaya sürülür. Geçen yıllarda stres çarkı diye bir ürün çıktı piyasaya bütün gençlerin elinde stres çarkı. Bundan şunu anlıyoruz, her şeyden önce hepimiz stres altındayız. Stresimizi stres çarkları ile atabiliriz.

Kadına giydirilen, biçilen rollere de daha yakından baktığımızda kadının özgür olması gerektiği, kendi ayakları üzerinde durması gerekliliği, ekonomik bağımsızlığı, seçme, seçilme, giyiminde özgürlük, cinsel anlamda özgürlük gibi doğrudan feministçe ya da gizil feministlerce söylenen birçok klişe ifadeler var. Şüphesiz her izm ya da ideoloji, akım; felsefi ya da sosyolojik akımlar gibi feminizmin de haklı olduğu birçok nokta vardır. Ancak günümüzde kadın bedeninin metalaşması ile kadın olması gereken yerde değil, daha çok kendine gösterilen, nesneye dönüştürülen bir yerde. En çok feministlerin karşı çıkması gereken bir mesele olması gerekirken feministler, tüketim toplumunun önlerine koyduklarını bir imtiyaz sanısına kapılıyor. Kadının durması gereken yeri, kadının asaletini sağlayan unsurları çoğu zaman aşağılayarak ve erkek ile paylaşılması gereken hayatı- ki doğal olan odur- sırf kendilerine hasrederek özgür olduklarını zannediyorlar. Özgürlük, insan tabiatına uygun bir şekilde ve insan haysiyetine uygun bir şekilde kişinin sahip olduğu bir haktır. İnsanın bir tarafını yukarı kaldırırken öbür tarafı aşağıya inecekse o zaman sizin özgürlüğünüz başka birinin hakkını gasp etmeye dönüşür.

Kadın ve erkek tabiatları gereği her ikisi de tek başına yarımdır. Sadece eksik etek olan kadınlar değildir, erkekler de eksiktir, çünkü beşerdir. Bu minvalden bakınca kadın ve erkeğin asli duruşları, asil duruşları göz önünde bulundurularak kadına bir değer biçmek gerekir. Aksi takdirde ne kadın özgül ağırlığını koruyabilir ne de erkek. Nitekim bugün, kadınların erkekleştiği, erkeklerin kadınlaştığı bir dönemi yaşıyoruz. Kadınlar, anne olmayı bir yük olarak görmeye başlayınca orada oluşan açığı, köpek beslemekte buluyor. Oysa varoluşun gereği kadın en çok anne olduğunda tabiatına uygun davranmış olur. Kendi çocuğuna baktığında kendini köleymiş gibi hisseden kadınlar, kreşlerde, anaokullarında az bir ücret karşılığında çalıştığında, kendilerince ekonomik bağımsızlığını kazanmış, özgür bireyler oluyorlar nasılsa. Çünkü tüketim toplumu kendilerine böyle bir rol biçiyor. Anne olmanın şerefi küçümsenince zamanla onun yeri boş kalmayıp başka değerlerle dolmaya başlıyor ancak yeni değerler başkaları tarafından oluşturulmuş, tasarlanmış, kapitalist sistemin ve seküler modern hayatın bir çarkı olmak üzere kurgulanmış kof değerlerdir.

Kadın kendi varlığını, özellikle bedenini tüketim unsuru olmaktan çıkarıp, düşüncelerini ve duygularını doğal akışıyla yaşamaya başlayınca, çok daha huzurlu olacaktır. Yoksa kadını kimi zaman traş bıçağı reklamlarının, kimi zaman araba reklamlarının kimi zaman kamyon lastiği reklamlarının birer mankeni olarak göreceğiz.

Çocuklarını “iyi insan olarak” yetiştiren; avukat, doktor, mühendis değil, sadece iyi insan olarak yetiştirmeyi becerebilen bir anne, hem kendine hem topluma hem vatana ve millete büyük bir katkıda bulunmuş olur. Çalışmayı bir fetiş haline getirerek çocuklarını başkalarının ellerine bırakan kadınlar ise ileriki zamanlarda ortaya çıkacak nice caniyi kendi elleriyle beslemiş olurlar. Toplumsal yaşam, sadece bir sebebe bağlanacak basit bir olgu değil, bununla birlikte toplumun yarısına anne yarısına eş olan kadın yerini kaybettiğinde bütün toplum da yavaş yavaş kendiliğini kaybederek yolunu şaşıracaktır. Bütün bu söylediklerimden kadınlar çalışmasın yargısına ulaşılmamalıdır. Kadının çalışması gerekiyorsa çalışmalıdır. Gerekmiyorsa bir fetiş olarak buna inanmamalıdır.

Bunları da sevebilirsiniz

Yorum Yaz