HÜSN İKLİMİNDE AŞK Hüsn ü Aşk’ta Mekân Doç. Dr. Ahmet DOĞAN

“Bir âleme olmuşum ki vâsıl

Şebnemleri mihr ile mukâbil

Yok pertev-i mihre onda hâil

Nezdîk ü baîdi özge menzil

Kim firkatin ayn-ı vuslatındır”

Divan şiirinin hazan mevsimini soluklayan ve “cezbetullâh” ile “eser-i aşk” (H 1171/M 1757-58) şeklinde doğumuna iki ayrı tarih düşülmüş olan Şeyh Gâlib’in, belki de tüm ömrünü bu iki ifade içinde özetlemek mümkündür. Hüsn-i İlâhî’nin cezbesine kapılan bu büyük şair, aşk ile yaşamış, bir kaknüs misali âteş-i aşk içinde yanmış, yakılmış ve geride aşk ile dolu bir defter ü divan bırakarak mecaz âleminden ayrılmıştır.

Aşkın kanatlarıyla hakikat âlemine ağan bu büyük dehanın geride bıraktıklarına bakan her faninin, dudaklarından “aşk olsun” şeklinde beğeni ve hayret ifade eden bir çift kelimenin döküleceği muhakkaktır.

Şeyh Galib’in hokkaya aşk ile daldırdığı kaleminden, hüsn ile dökülen sözcüklerle vücut verdiği Hüsn ü Aşk isimli eseri, geride başka hiçbir şey bırakmamış olsa dahi onun adını her zaman aşk ile anmamız için yeterli bir sebeptir. Ziya Paşa’nın:

“Güyâ ki o şâir-i yegâne

Gelmiş bu kitâb için cihâna”

dediği Hüsn ü Aşk mesnevisinin “Sebeb-i Te’lif” (kitabı yazmanın sebebine dair) bölümünden öğrendiğimiz üzere Şeyh Galip, bir şiir meclisinde, söz hazinesinin tükendiğine inanan ve Nâbî’nin Hayrabâd’ını okuyup, bu eserin üstüne söz söylenemeyeceğinden bahseden zamane şairlerini eleştirir. 

Galip, içinde bulunduğu şiir meclisinde özellikle Nâbî’nin şahsında yaptığı eleştirinin ardından sarf ettiği, “merd ana denir ki aça nev-râh / erbâb-ı vukûfı ede âgâh” gibi hayli iddialı olan sözleri dolayısıyla meclistekilerce davasını ispata davet edilir. Bu davetin ardından henüz yirmi altı yaşındaki genç şair, eline aldığı kalemiyle altı ay kadar şiirin ‘reh-i nâ-refte’lerinde (gidilmemiş yol), ‘bikr-i mana’lar, ‘bikr-i mazmun’lar (daha evvel zikredilmemiş olan özgün hayal, fikir ve mazmunlar) peşinde koşar ve hayal âlemlerinden devşirilen parlak imajları, renkli hayalleri haddeden geçirerek Hüsn ü Aşk’ına vücut verir.

Masalsı bir hava içerisinde Aşk’ın içsel dönüşümünün dikkatlere sunulduğu mesnevide vaka, Aşk’ın içine doğduğu Benî Mahabbet (Muhabbetoğulları) Kabilesi’nintanıtılmasıyla başlar. Olağanüstü tabiat olaylarının yaşandığı bir gece bu kabilede Hüsn ve Aşk isimli iki çocuk dünyaya gelir. Doğar doğmaz nişanlanan bu çocuklar Mollâ-yı Cünûn’unhocalığında Mekteb-i Edeb’de okur, Nüzhetgâh-ı Ma’nâ adlı bahçede eğlenirler. Kabilede Hayret adlı sözü geçen bir genç onların bu mutluluklarının kesintiye uğramasına sebep olur. Bu süreçte Aşk ile Hüsn arasındaki irtibat Sühan tarafından getirilip götürülen mektuplarla sağlanır. Bir müddet sonra Aşk, bu ayrılığa dayanamayarak kabileden Hüsn’ü ister. Kabile uluları Aşk’a, yolunda birçok tehlikenin bulunduğu Kalp Diyarı’ndan Kimya’yı getirmesi hâlinde Hüsn’e kavuşabileceğini söylerler. Aşk, bu tehlikeli serüveni kabul eder ve yanında lalası Gayret’le birlikte yola çıkar. Daha ilk adımda bir kuyuya düşen Aşk, buradan Sühan’ın yardımıyla kurtulur ve devam eden yolculuğu, hep Sühan’ın yardımlarıyla kurtulacağı Gam Harabeleri, Ateş Denizi, Biçimler Kalesi gibi tehlikeli bölgelerden geçer. Nihayet Kalp Diyarı’na ulaşan Aşk’ın, geldiği yerin gerçekte yola çıktığı yer ve dahi Hüsn’ün Aşk, Aşk’ın da Hüsn olduğu gerçeğini idrak etmesiyle hikâye sona erer.

‘Tecrid’in esas alındığı bir itibari âlemde Aşk’ın dönüşüm sürecinin anlatıldığı Hüsn ü Aşk mesnevisinde mekânın, olay örgüsündeki çeşitliliğe paralel bir değişim sergilediği görülür. Mesnevide kahramanın içine doğduğu kabile, gezintiye çıktığı bahçe, okuduğu okul, kalp kalesi ve serüven esnasında uğradığı yerlerin tamamı oldukça renkli hayaller ve etkileyici tasvirlerle dikkatlere sunulur. Anlatıda yoğun bir şekilde görülen mekân tasvirleri, bir süs olmaktan ziyade, kahramanların ruh dünyalarının mekâna yansıyan yüzünü aksettirir mahiyettedir. Mekân, özellikle mesnevinin baş kişisi rolündeki Aşk’ın sancılı dönüşüm sürecine göre değişerek maceranın her aşamasında yeniden biçimlendirilir.

Araplar arasında bütün güzel huyları kendisinde toplamış bir Kabile olan Muhabbetoğulları’nın tavsifiyle başlayan hikâyede, mekâna ait ilk izlenim zihinlerde Arabistan’da bir çöl olarak şekillenir. Ancak tavsifin ilerleyen bölümleriyle birlikte ilk intiba değişir ve mekâna ait hususiyetlerin tecride dönük yapısı içerisinde muhayyel bir yer belirir. Bu intibaın dışında “çevresel bir mekân”ı düşündürtecek herhangi bir ifade barındırmadığını söyleyebileceğimiz eserde, olaylara sahne olan yerlerin tamamıyla “olgusal mekân” özelliği arz ettiği görülür. Anlatıda kahramanların ruh hâllerine göre şekillenen mücerret bir âlemin yansıması olan mekânı, bu hâliyle açık-geniş ve/ya kapalı-dar olarak iki farklı boyutta değerlendirmek mümkündür.

Açık-Geniş Mekânlar

Aşk’ın yolculuk esnasında uğradığı yerler dışında mesnevideki mekânların umumiyetle açık-geniş bir özellik arz ettiği görülür.

Anlatının birinci bölümünde Aşk ve Hüsn’ün birlikteliğiyle açık-geniş bir hâl alan mekân, özellikle ‘bahar’ mevsiminin tasvir edildiği bölümlerde, peteklerinin binlerce gözünde sıkıştırılmış bir hâlde tuttuğu zamanla (Bachelard, 1996: 36) birlikte kahramanları kucaklar. Bahar, diriltici özelliğiyle varlık âlemindeki her şey gibi Hüsn ve Aşk’a da tesir eder (Aktaş, 1983: 102). Bir ‘dışarıdaki içerilik’ (Bachelard, 1996: 234) olan mekânın, bireyin ruhsal dünyasına göre şekillenerek dar-kapalı yahut açık-geniş bir özellik sergilediği dikkate alındığında mevsimin diriltici etkisiyle Aşk’ın ruh hâli arasında bir ilgi olduğu görülür. Bu noktada mekân ve kahraman arasında karşılıklı bir etkileşimin olduğunu da söylemek mümkündür. Zira insanın içsel durumunun mekân algısındaki rolü kadar mekânın da insanın içsel durumu üzerinde benzer bir etkisi olur. Kahramanın ruh hâline göre açılıp genişleyen mekânın bu yönüne, Mana Mesiresi ve Edep Mektebi’ne ayrılan bölümlerde de şahitlik ederiz. 

Tasvirin ağırlıklı olduğu Mana Mesiresi ve Edep Mektebi topoğrafik değil, anlam üreten (ezel meclisini çağrıştıran), anıları barındıran, kişinin iç dünyasını yansıtan bir değer niteliğindeki olgusal mekânlar (Korkmaz, 2007: 403) olarak karşımıza çıkar. Bu, insanın yaşadığı coğrafyanın (mekânın) da çocuğu olması bağlamında mekânın ruhunun insana geçmesi anlamına gelir. Edep Mektebi’nin (Mekteb-i Edeb) anlatıldığı beyitlerde, Hüsn ve Aşk’ın vasfında tüm ikiliklerin vahdeti işaret etmeye başladığı görülür. Bu bölümde Aşk ile Hüsn’ün hâli, âdeta nesneyle yansımasının bir aynaya girmesi şeklinde dikkatlere sunulur. Bir vahdet haremi olan bu mektepte ayrılıkla kavuşma bir araya gelir. İki sevgilinin Edep Mektebi’ndeki hâllerini anlatmak için kullanılan ‘iki badem içinin bir kabuğa girmesi’, ‘iki mısraın bir mana matlaı oluşturması’ gibi vahdete yönelik ifadelerle, hikâyenin sonuna göndermeler yapılır. Ayrıca yere ve göğe sığmayan Allah’ın, mümin kulunun kalbinde yer edinmesi gerçeğinden hareketle; âşık ve maşukun vahdet kalıbı olarak döküldükleri ayine, fanus, kışr (kabuk), şah (dal) gibi benzetilenlerin birer sembol olarak Aşk’ın (arayan) kalbini işaret ettiğini söylemek mümkündür.

Minyatürü andıran anlatımıyla dikkat çeken Mana Mesiresi göze, kulağa, koku alma duyusuna hitap eden her nevi güzelliğin bir arada bulunduğu bir yerdir (Aktaş, 1983: 102). Burada anlatılan her şey aslında ‘aşk’ın güzelliğiyledir. Dönüşüm sürecindeki kahramanın henüz ‘kendilik’inden habersizken, farkında olmadığı ‘kendilik’ (Hüsn) ile olan birlikteliğinde girdiği tüm mekânlar, açık-geniş bir özellik arz eder: 

Aşk’ın mutlu bilinçsizlik olarak değerlendirebileceğimiz bu zaman dilimindeki ruh hâli mekâna yansır. Onun Hüsn ile birlikte vakit geçirdiği Cennet kadar güzel Mana Mesiresi, Feyz Havuzu’ndan akan sularla sürekli tazelenmektedir. Mana Mesiresi’nin bu hâliyle yitik cennet imgesine uygun bir mekân özelliği arz ettiğini söylemek mümkündür. Bu bahçe, insanlığın kaybettiği Cennetine duyulan özlemin ruhta uyandırdığı iştiyakla tavsif edilmiş bir mekân görünümündedir. 

Aşk’ın oldukça tehlikeli ve bir o kadar da sıkıntılı olan yolculuğu esnasında içinde bulunduğu mekânlar ‘kapalı-dar’ oluşlarıyla dikkat çeker. Ancak Çin Sahilleri’ne ayrılan bölümde mekânın açık-geniş bir hâl aldığı görülür zira Aşk yanılsama da olsa burada bir rahatlama yaşar. Buradaki Çin prensesi Hüşrübâ’nın Hüsn’ü hatırlatması gibi Çin Sahilleri de Mana Mesiresi’ni hatırlatır:

Anlatının son bölümünde takatsiz, yorgun ve bitkin olan kahramanın, tabip kılığında gelen Sühan’ın yolun sonuna yaklaştığını söylemesiyle birlikte değişen ruh hâli, mekâna da yansır. Burada tarif edilemeyecek kadar eşsiz bir mutluluk yaşayan ve yüzünde, gökyüzünün fanusuna sığmayacak gülümsemelerle etrafı seyreden Aşk’ın Hisâr-ı Kalb’e ulaşmasıyla birlikte mekân açık-geniş bir hâl alır:

Kapalı-Dar Mekânlar

Kapalı-dar mekânlar, fiziksel bir darlık veya kapalılıktan ziyade insanın bir kendilik köşesi bulamadığı, dinginlikten ve huzur verici olmaktan uzak niteliğiyle içinde bulunanı sıkan, yıpratan mekânlardır. Hüsn ü Aşk’ta Aşk’ın, Hüsn’e biçilen paha olan kimyayı elde etmek için çıktığı zorlu Hisar-ı Kalb yolculuğundaki mekânların kapalı-dar bir özellik arz ettiği görülür.

Anlatıda kabile büyüklerinin yolculuk esnasında karşılaşacağı tüm güçlüklerden haberdar ettikleri Aşk, buna rağmen daha ilk adımda yanındaki Gayret ile birlikte bir kuyuya düşer. Aşk’ı girdap gibi kendisine çeken kuyu, yutup yok edici özelliği, ümitsizlik ve matem hazinelerinin bekçisi oluşu; insan için dinginliğin hiç olmadığı ve hep bir kaos çağrışımı yapan kocaman ve üstelik karanlık bir şehir olması vb. olumsuz imgeler eşliğinde anlatılır. Aşk ve Gayret’in aylar, yıllar boyunca düşmelerine rağmen dibine ulaşamadıkları sonsuz derinlikteki bu kuyu, hem fiziksel anlamdaki darlığı ve sıkıştırıcılığı hem de içindeki korkunç dev ve siyah askerleri dolayısıyla kahramanın nasıl bir süreçten geçtiğini ve onun bu süreçteki ruhi durumunu yansıtır.

Aşk’ın yolculuğunda, kuyudan sonraki aşama olan Gam Harabeleri yine kahramanı kuşatan, engelleyen, onun hareket kabiliyetini kısıtlayan olumsuzlayıcı özelliği dolayısıyla kapalı-dar bir mekân görünümündedir. Bir ümitsizlik mekânı olan Gam Harabeleri, gece ve kışın şiddetiyle birlikte daha da daraltıcı ve bunaltıcı bir özellik sergiler. Kâh karın yağdığı, kâh karanlığın bastığı bu sıkıcı, kuşatıcı mekânda korku ve ümitsizlik içinde yol alan Aşk’ın, buradan sonra karşısına ‘Ateş Denizi’ çıkar. Deniz fiziksel anlamdaki genişliği ve sonsuzluğu imleyen yapısıyla dışardan bakan için açık-geniş bir mekân çağrışımı yapsa da kimi zaman içeride olan için çöl gibi içinden çıkılamayan bir labirente dönüşebilir. Denizin ateş olması durumunda ise dışarıdan bakanın dahi ruhunu daraltan yapısı dolayısıyla kuşatıcı, ezici bir mekân olması kaçınılmazdır. Nitekim Hüsn ü Aşk’ta, Hüsn’e giden yolda Aşk’ın karşına bir engel olarak çıkan deniz, yutup yok edici özelliği ile kapalı-dar bir mekân özelliği arz eder. Ateş Denizi’ndeki cinlerin kendisini mumdan gemilere davet etmesine kanmayan Aşk, bu engeli atı Aşkar’ın kanatlanmasıyla aşar. Aşk, ateşten denizi aşıp Çin Sahilleri’ne ulaştığında mekân açık-geniş bir özellik sergiler. Ancak burada kendisinin aklını çelen Hüşrübâ (Akıl Çelen) tarafından tutsak edildiği Zâtü’s-suver Kalesi’nde mekân yine kapalı ve dar bir hâl alır.

Aşk ve Gayret, Hüşrübâ’nın götürdüğü Zâtü’s-suver Kalesi’ne girer girmez, kapı arkalarından kapanıp yok oluverir. Hüşrübâ’nın da hemen o an kaybolmasıyla birlikte kahramanın esareti günyüzüne çıkar. Her yanı resimlerle süslü olan bu kale tamamen aldatıcıdır ve Hüşrübâ’nın da tıpkı bu resimler gibi aldatıcı olduğunun anlaşılması, burasını içinden çıkılmaz, labirent hâlinde bir mekâna çevirir. Bu resimlerle süslü, koca bir şehri andıran kaledeki tutsaklığının farkına varan Aşk, Hüsn’ü anar ve Gayret’in teşvikiyle buradan kurtulmayı dener. Atı Aşkar’a binerek yolun tozunu toprağını savuran Aşk, bin aylık mesafeleri bir anda aşmasına rağmen kendisi için labirente dönüşen bu kapalı-dar mekândan kurtulmaya muvaffak olamaz:

Aşk’ın bir anda bin aylık mesafeleri aştığı hâlde, kaleden kurtulmak için yaptığı hamlede iki adım yol alamaması, masalların tekerleme kısımlarını hatırlatır. Masal kahramanlarının da yıllarca süren yolculuklarının, bir arpa boyunu geçmemesi zamanın ve mekânın itibariliğine bağlıdır. Zaman da mekân da kişinin ruhi durumuna göre şekillenen mefhumlardır. Geçen zamanın uzunluğunun aksine, alınan yolun kısalığı hatta hiçliği, Aşk’ın yolculuğunun sonu hakkında da ipucu verir. Tecride bağlı kalınarak kurgulanan ve sembolik dilin imkânlarıyla Aşk’ın içsel serüvenini anlatan Hüsn ü Aşk’ta olayların sahnesi durumundaki mekân, tamamıyla hayalî bir özellik arz eder. Anlatıda soyut olarak kurgulanmış olan ve içerisinde barındırdığı pek çok mevhum varlık dolayısıyla bir rüya iklimini çağrıştıran mekânlara ayrılan tasvirler başta Aşk olmak üzere kahramanların ruh hâllerini de yansıtır.

Anlatıda Aşk’ın, simgelere önem vermedikçe anlaşılmaz kalacak olan tehlikeli serüvenindeki mekânlar da anlatının dünyasındaki her bir şey gibi sembolik anlamlarıyla karşımıza çıkar. Gâlib’in eserini böylesine ağır sembollerle örmesi, şüphesiz eserin metafizik bir bağlam içerisinde mistik bir iç yolculuğu anlatmasıyla yakından ilgilidir. Aklın dilinden ziyade aşkın dilinin esas alındığı Hüsn ü Aşk mesnevisindeki metafiziksel gerilim, sembolik bir yolculuk sonucunda elde edilen tekâmül şeklinde dikkatlere sunulur.

Kaynakça

Aktaş, Şerif (1983), “Roman Olarak Hüsn ü Aşk”, Türk Dünyası Araştırmaları, S 27, Aralık, s.94-108.

Bachelard, Gaston (1996), Mekânın Poetikası, Kesit Yayınları, İstanbul. 

Doğan, Ahmet (2017), Hüsn ü Aşk: Aşk’ın Kalb’e Yolculuğu, Değişim Yayınları, İstanbul.

Doğan, Muhammet Nur (2015), Şeyh Galib Hüsn ü Aşk (Metin Düzyazıya Çeviri, Notlar ve Açıklamalar), Yelkenli Yayınevi, İstanbul.

Korkmaz, Ramazan (2007), “Romanda Mekânın Poetiği”, Edebiyat ve Dil Yazıları(Editörler: Ayşenur Külahlıoğlu İslam, Süer Eker), Grafiker Yayınları, İstanbul.

Bunları da sevebilirsiniz

Yorum Yaz