GURBET, DÜNYA, KOZMİK EVREN VE CENNET HAYATI METİN SAVAŞ

Gurbet kelimesinin sözlüklerdeki ilk anlamı “gariplik ve yabancılık” şeklindedir. En geniş kapsamıyla düşündüğümüzde, içerisinde bulunduğumuz Dünya adlı gezegenle birlikte, kâinatın bütünü gurbettir. Çünkü “kozmos” da dediğimiz “evren” bir yanılsamadır. Mutlak gerçeklik değildir. Evrenimiz izafidir ve kaostan doğmuştur. Uykumuzda gördüğümüz rüyalar (o rüyaları gördüğümüz an itibarıyla) bizim gerçekliğimizdir. Ne zaman ki uyanırız, ancak o zaman rüya bizim için gerçeklik olmaktan çıkar. Dünya yaşantısı da böyledir. Ne zaman ki ölürüz, işte o zaman kozmik rüyadan sıyrılırız. Uyku küçük ölümdür. Dünya hayatı ise küçük yaşantıdır. Büyük hayatımızı ahrette idrak edeceğiz. Sonsuz ve mutlak hayat sadece cennette mümkündür. Kabir hayatı da ayrı bir uyku hâlidir. Kabir hayatı muhtemelen özel bir düştür. Kozmik evrenimizin yanılsama (sanal) olması gibi, rüyalarımızın ise rüya içinde rüya olması gibi, kabir hayatı da izafidir diyebiliriz. İzafidir çünkü bin yıl önce ölmüş bir kimsenin kabir hayatı bin yıl sonra ölecek olan bir kimsenin kabir hayatından çok daha fazla sürseydi ölüler arasında adaletsizlik vuku bulmuş olurdu. İşte bu nedenle kabir hayatının süresi ölülerin zaman farkı bertaraf edilerek eşitlense gerektir. Bu eşitlenmeyse izafiyete yol açar. Araf’ın da sanal bir hayat formu olduğunu çıkarsamamız mümkündür. Ve hatta, ve belki, cehennem hayatı da yanılsamadır. Hakiki hayat cennet hayatıdır.

Anne rahmi de gurbettir; çünkü geçici bir mekândır. Tıpkı tabutun an kadar kısalıkta geçici bir barınak olması gibi. Rahim, tabut, kabir hep karanlıktır. Evrenimiz de kaosun karanlığından doğmuştur. Uzay boşluğu da karanlıktır. Şu halde bunların her biri kendi şartlarına özgü gecelerdir. Daima gecenin içindeyiz, daima karanlığın kıskacındayız. Gurbet demek kıskaca alınmışlık demektir. Tam anlamıyla hür olamıyoruz çünkü birtakım yaşam formlarının kısıtlamalarına ve dayatmalarına bağımlı kalıyoruz. Anne rahmi daracıktır, tabut ürkütücüdür, kabir azaptır, Araf belirsizliktir, cehennemse eziyettir. Hürriyet için geriye kala kala cennet kalıyor. Gerçekten hür olabildiğimiz yer sanal değildir. Istırap çekmediğimiz yer izafiyetten arınıktır. Bizim mutlak evrenimiz cennettir ve cennetin dışındaki her mekân, cennet hayatının dışındaki her yaşam formu bizim gurbetlerimizdir. Cennetin dışındaki her mekânda gariplik ve yabancılık bize musallat olmaktadır. Uykudaki rüyalarımızın tedirginliği cennet dışındaki her yaşantımıza yaygındır. Korku, endişe, ıstırap, tereddüt, huzursuzluk, kaypaklık ve benzeri hisler cennet dışı duygulardır. Hepsi birer kuruntudur. Gerçek değildirler ama bütün bu kuruntuların tutsağı olduğumuz için bizim geçici gerçekliğimizdirler. Şu an itibarıyla saat şayet üç ise, akreple yelkovan bize üç rakamını işaret ettiği için saat üçtür. Gerçekte üç değildir. Zamanı saymamız bir kurgudur. Muhayyeldir. Bizim mekanik senaryomuzdur. Kâinatı ve dünya hayatını algılayışımız da hakikatin dışındadır. Saatin kadranı zamanı kendince hapseder. Zihinlerimiz de kendimizi yanıltır.

Klasik fiziğin tersine olarak yeni fizik şöyle diyor: “Maddenin atom-altı birimleri, kimi zaman parçacık kimi zaman ise dalgalar şeklinde olmak üzere ikili bir görünüme sahiptir.” Yeni fizikte mutlaklığa yer yoktur. Atom-altı birimler ne parçacıktır ne de dalgadır. Kâh odur kâh budur. Kozmik evrenimiz “dem bu dem” değildir. Kozmik evrenimiz saf sürenin yavaşladığı, duraksadığı ve parçalandığı mekândır. Bu bakımdan evrenimiz bir arazdır. Arazın olduğu yerde tabii ki gariplik bulunacaktır. Kişinin kendine yabancılaşması salt modern veya postmodern zamanlara özgü bir mesele olarak görülemez. Kişi hep kendine yabancıdır. Yabancıdır çünkü “dem bu dem” bütünlüğünden uzaktır. Jean Paul Sartre’ın ahlâkçı ama karamsar felsefesini esas alarak söylersek, dünya hayatındaki bütün olaylar ve bütün varlıklar bizim üzerimizde baskı kurarlar. Tropikal iklimdeki bir avokadonun (avokado diye bir meyve olduğunu hiç işitmemiş) bir Afrikalı üzerinde dolaylı, muğlâk, gizemli veya apaçık bir etkisi vardır. Basite indirgenmiş bir örnek vererek bunu izah edersek: İspanyol denizcilerin Amerika kıtasını keşfiyle biz Türkler tütünle tanıştık. İşte böylece, dünya hayatındaki bütün olayların ve bütün varlıkların bizim üzerimizde baskı kurmaları dünyevî hayatımızı parçalamaktadır. Bizler de kendi tasavvurumuzda zamanı saat yoluyla veya daha başka algılamalar yoluyla parçalamıyor muyuz? Baskı ve parçalama bizi tedirginliğe sürüklüyor. İşbu parçalanmışlık evreninde huzurlu olmamız mümkün değildir. Huzur adlı romanında “Hakiki ölüm ıstırap değildi, kurtuluştu,” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar dünyevî huzursuzluğumuzu en yalın bir şekilde kavrayabilmiş düşünürlerimizdendir. Onun kurguladığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü metaforik bağlamda hem Türkiye’dir, hem Dünya’dır, hem de kozmik evrenimizdir. Dünya hayatı bizleri sonsuz cennet hayatına hazırlayan bir mektep, bir ıstıraplar enstitüsüdür. “Dünya hayatı bir imtihandır” dediğimizde kastettiğimiz budur. Tanpınar’ın muhayyel enstitüsü nasıl ki abes bir oyundan ibaretse, bizim dünya hayatımız da haddinden fazla ciddiye aldığımız bir oyun evrenidir. Tiyatro bir oyundur ve Dünya bir sahnedir. Burada hepimiz oyuncuyuz. Oyun oynamakta olan bir çocuk indinde o an için yegâne gerçeklik oyunun dünyasıdır. Oyun bittiğinde bir diğer gerçekliğe geçeriz. Hayat bittiğinde, ölümle birlikte yine bir başka gerçekliğimiz olacak. Ama hakiki gerçeklik bizi cennette yakalayacaktır. Cennet bir oyun değildir.

Devellioğlu’nun sözlüğünde Farsça “gûr” mezar/kabir demektir. Gurbet sözcüğünün etimolojisi “gûr” kelimesine dayandırılabilir mi bilemiyorum. Türk halk edebiyatına Farsçadan geçtiği kabul edilen mezar anlamındaki “gor” sözcüğünü Köroğlu’nun adının kökünde buluyoruz. Mezarın, rahmin, mağaranın oğlu olarak düşünmek gerekiyor. Tepe biçiminde mezar/höyük olan “kurgan” sözcüğünün kökeninde de “kur/gor” karşımıza çıkmaktadır. Biz insanları kıskacına almış olan Dünya adlı gezegen ve tabii ki dünya hayatı bir nevi mahpushane, bir nevi tutsaklık yurdu ve bir nevi mezardır. Kur’an-ı Kerim ayetlerinden öğrendiğimize göre cennette gece ve gündüz olmayacak. Cennette uyku basmayacak ve sıkıntı yaşanmayacak. Demek ki cennette gece/gündüz ayrımına dayalı parçalanmışlığa yer yoktur. Cennette mekanik zaman da yoktur. Cennette saf süre vardır. Cennetin süresi Tanpınar’ın ifadesiyle yekpare zamandır. Tasavvuftaki “dem bu dem” işte bu yekpare zamana telmihte bulunuyor. Şayet ki Köroğlu adının kökeninde bildiğimiz “kör” sözcüğü varsa değişen bir şey olmayacak. Kozmik evrenin karanlıktan doğmasını anıştırırcasına gece ve gündüzle parçalanmış dünyamız, anne rahmi, tabut, mezar hep karanlığın mekânlarıdır. Karanlık demekse zaten körlük demektir. Kısacası gurbet körlüktür.

Yorum Yaz