GELENEKTEN POSTMODERN DÜZENE KADIN

Bu yazımızda işaret edeceğimiz hususların okur tarafından genelleştirilmemesi gerekiyor. Yazımızın başlığındaki “düzen” sözcüğü “sistem” anlamındadır. Küresel sistem ya da postmodern dizge şeklinde algılanması gerekiyor. Çağımızda herkes postmodern oyunun bir oyuncusu haline dönüşmüştür ama işbu dönüşümde birçok etken söz konusudur. Gönüllü oyunculuk yahut gönüllü itaat, çıkarlarımız gereği boyun eğme, konfor tutkusu, mevcut düzenle başa çıkılamayacağı algısı, yılgınlık ve bezginlik, gelip geçici dünya hayatında olumsuzluklarla mücadele etmeyi savsaklamak, herhangi bir kurtarıcının gelip her şeyi düzeltmesini beklemeye yönelik hazıra konma kaygısızlığı ve benzeri etkenler çağımızın insanlarını zoraki de olsa postmodern düzenle uyumlu hale sürüklemektedir.

Dünyamızın pek çok yöresinde halen daha geleneksel veya muhafazakâr diyebileceğimiz bir aile yaşantısı devam etmektedir. Büyük aileler parçalanmış ve çekirdek aile olgusu neredeyse her yerde baskın konuma gelmişse de “aile ortamı” diyebileceğimiz nezih yapılanma iyi-kötü daima yürürlüktedir. Fakat bu demek değildir ki muhafazakâr yaşantı mükemmeldir. Altın Çağ hiçbir zaman yaşanmamıştır. Ve muhtemelen yaşanmayacaktır da. Altın Çağ esasen yalnızca cennet hayatında mümkün olabilecektir.

İnsan her toplumda aynı insandır. Kültürler, medeniyetler ve çağlar değişse de insan hep bildiğimiz insandır. Eskiden padişahlar ve krallar vardı, şimdiyse cumhurbaşkanları var. Eskiden kapalı çarşılardan alışveriş ediyorduk, şimdiyse kapalı AVM’lerden. Eskiden takas usulü vardı ama şimdiki para ya da kredi kartı da aslında takas araçlarından başka bir şey değildir. Kabil öz kardeşi Habil’i katletmişti, evet ama insanlık halen daha birbirini boğazlamaktan vazgeçmemiştir. Dolayısıyla insan pek fazla değişmiyor. Babil Kulesi veya Piramit şeklindeki göğe yükselme arzusu günümüzde gökdelenlerle temsil edilmektedir. Eski zaman insanlarının muhayyilesindeki uçan halının yerini somut uçaklar almıştır. Değişen bir şey yok.

İnsanlık tarihi içerisinde kadının yeri de abartılacak kadar değişmemiştir diyebiliriz. Sosyologların kurguladıkları anaerkil çağlar nereye kadar gerçektir sorgulamak gerekiyor. Âdem ile Havva’nın ailesi nasıl bir aileydi bunu kesinkes bilemiyoruz. Şurası bir gerçekliktir ki medenî ya da barbar dediğimiz eski-yeni bütün toplumlarda kadın horlanmıştır. Ve fakat gözlerden kaçırdığımız husus şudur ki, yeryüzündeki bütün şiirler, masallar, efsaneler, halk hikâyeleri, şarkılar, türküler, mesneviler, tiyatrolar, romanlar ve senaryolar hep aşk üzerinedir. Peki ama neden böyledir?

Neden böyle olmasın ki?

Erkek, kadınsız yapamıyor. Kadın da erkeksiz yapamıyor. Bu bir varoluş meselesidir.

Erkek, kadınsız yapamıyor. Kadın da erkeksiz yapamıyor. Bu bir varoluş meselesidir. İlk insanlar tek cinsiyetli olsaydı ikinci nesil haç var olmayacaktı. Mesele bu kadar basittir. Aşk var mıdır yok mudur, aşk bir hastalık mıdır, bir vehim midir, aşk kutsal mıdır yoksa toplumsal bir mekanizma mıdır, bütün bu sorular anlamsızdır. Belki de asla çözülemeyecek bir sırdır. Âşık oluyoruz. Yalın gerçek işte budur. Birtakım çıkarlarımız gereği mi âşık oluyoruz yoksa bu manevi bir tutku mudur? Aşk, doğanın ürettiği insanî bir duygu mudur yoksa tanrısal bir kod mudur? Aşk vardır. Gerisi teferruat.

“Bir fikrin olabilmesi için karşıtının da olması gerekir.” diyor Carl Gustav Jung. Her şey zıddıyla kaimdir demiyor muyuz? Yahut da zıtların oluşturduğu birlikten dem vurmuyor muyuz? Yeni Fizik maddenin karşısına anti-maddeyi koymuyor mu? Melek ile İblis birbirinin karşıtı değil mi? Habil için Kabil ve Kabil için de Habil gerekliydi. Aksi halde insan karakterleri teşekkül edemeyecekti. Aynı zorunluluk kadın ve erkek için de geçerlidir. Kadın yoksa erkek de yoktur. Şöyle de diyebiliriz: Tek cinsiyetli olsaydık zihnimizde “kadın ve erkek” kavramları oluşmayacaktı. Şu halde kadını horlamak demek erkeği de horlamak demektir. Çünkü bu ikisi varoluş için birbirlerine muhtaçtırlar. Anti-madde yoksa madde de yoktur. Erkek yoksa kadın da yoktur.

Kâinatta bariz bir parçalanma ilkesi hüküm sürüyor. Konuyu kozmik açıdan ele aldığımızda ilk parçalanma Büyük Patlama’dır. “İslam mistisizmine göre, yaratılan ilk ruh Hazret-i Muhammed’in ruhudur ki tasavvufta buna rûh-i muhammedî denmektedir. Diğer bütün beşerî ruhlar bundan türemiştir. Kâinatın tek bir çekirdekten büyük patlamayla oluşmasına benzemektedir bu türeyiş. İlk ruh olan rûh-i muhammedî (büyük patlama gibi) infilak edince bütün ruhlar varlık kazanmışlardır. Bu bağlamda ele alırsak, bütün canlıların tek hücreden türediklerine ilişkin teoride İslam’a aykırı bir taraf bulunmamaktadır. Sonuç olarak; Tanrı, evreni, somut ve soyut boyutlarıyla beraber parçalanma ilkesine göre tasarlayıp yaratmıştır yargısına varmak dururumda kalıyoruz.”[1]

İşte kadın ve erkek cinsleri de parçalanmışlığın eseridir. Halk düşüncesi buna “bir elmanın iki yarısı” demektedir. Kadın ile erkek esasen tek kişidir. Bunu bir tasavvuf öyküsüyle şöyle dile getirelim:

Erkek ile kadın (karı-koca) kavga ederler ve erkek evi terk eder. Ne var ki bir müddet sonra karısını özleyen erkek evin kapısına dayanarak tıklatır. İçerideki kadın ise kapıyı açmaksızın “Kimsin?” diye sorar. Erkek “Ben geldim,” deyince kadın da kapıyı açmaz. Bir zaman sonra karısını daha fazla özleyen erkek yine kapıya dayanır. Kadın “Kimsin?” diye sorunca erkek “Benim” der. Kadın kapıyı yine açmaz. Çok zaman sonra erkek tekrar gelir. Kadın yine “Kimsin?” diye sorar. Erkek kapının ötesinden şu cevabı verir: “Senim!” Ve kadın kapıyı açar.

Bu öykü inkâr edilemez bir hakikatin kurgusudur. Bir erkek ile bir kadın aynı yatağa girdiğinde artık tekleşmiştir ki biz buna “yekvücut olmak” diyoruz. Bu eylem bir haz (zevk) olmanın çok ötesindedir. Hayat arkadaşlığı dediğimiz olgu da dünya hayatıyla sınırlı değildir. Birbirlerine kavuşamayan Leyla’lar ile Mecnun’ların cennette sonsuza dek beraber olacaklarına yürekten inanmıyor muyuz? Bu itibarla cennet tekliğin vatanıdır. Biz buna ister kavuşma diyelim, ister huzur diyelim ve pek meşhur şarkı sözünü hatırlayalım: “Elbet bir gün buluşacağız; bu böyle yarım kalmayacak.”

Dünya hayatı yarımlık olduğu içindir ki “bir elmanın iki yarısı” şeklinde bir ifade dilimize dolanmıştır. Dünya hayatı parçalanmış zamanın hayatıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar ise “Huzur” adlı romanında yekpare zamanın izini sürmüştür. Bütünlük, teklik veyahut da tamlık.

Carl Gustav Jung “maddenin temsilcisi anne”[2] ifadesini kullanmaktadır. Bu ne demektir? Aslında çok şey demektir! Şöyle ki: Avrupa dillerindeki “matter” ile Arapça “madde” aynı kelimedir. Avrupa dillerindeki “mother” ise anne demektir. Burada basit bir ses benzerliği yoktur. Kadın burada maddeyi, ama aslında medeniyeti temsil etmektedir. Türkçemizdeki “yuvayı dişi kuş yapar” yargısının kökeninde işte bu vardır. Nitekim medeniyet tarihçisi Will Durant şöyle diyor: “Evi geliştiren ve kendisinin ehlileştirdiği hayvanlar listesine yavaş yavaş erkeği de ilave eden ve böylece erkeği, medeniyetin psikolojik temel ve çimentosu mahiyetindeki sosyal yön ve mesleklerde eğiten de kadın oldu.”[3]

Antropolog Malinowski, yabanıl toplumları irdelediği bir çalışmasında şöyle bir saptamada bulunuyor: “Her edimde toplumbilimsel bir ikilik vardır. Her edimde, hizmet ve işlev değiş-tokuşu yapan, her biri bir diğerinin davranışındaki haklılığı, davranıştaki gereklilik ölçüsünü denetleyen ve gözeten iki taraf söz konusudur.”[4] Biz bunu bir yazımızda şöyle izah etmiştik: “İşte kadın ile erkek arasındaki vazgeçilemez bağıntının hakikati de böyledir diyebiliriz. Zira biri kadın ve diğeri erkek olmak üzere iki taraf söz konusudur. İşbu taraflar hayat gailesinin içerisinde birbirlerinin ne muadilleridir, ne de rakipleridir. Gerçi şuuraltının kompleksleriyle erkek döllenme kabiliyetine sahip olamamaktan ötürü ve kadın da penis dediğimiz organdan mahrum bulunmuşluğun itkisiyle cinsiyet farklarını mesele haline getirmektedir. Fakat aslında her iki cinsin de üreme kabiliyetinin bulunmasından dolayı (ki farklı ama özel üreme organlarıdır bunlar) cinsiyet açısından bariz bir denge veya kayırma zaten mevcuttur. İşte bu sebeple kıskançlık ya da rekabet mesnetsizdir.[5]

Şunu demek istiyoruz: Kadın ile erkek zaten eşittir. Birinin diğerine üstünlüğü söz konusu değildir.

Şimdi burada, daldan dala sıçradığımız bu denememizde, kadın-erkek ilişkisinin bir başka boyutunu kısaca, tek paragrafla ele alarak yazımızı bitirelim: Postmodern zamanlarda kadının durumu veya konumu nedir?

“Geleneksel kadın,” diyor Jean Baudrillard, “ne bastırılmıştı ne de ona haz yasağı getirilmişti. Kendi konumu içinde bir bütündü…”[6] Diyebiliriz ki önce modern zamanlarda kadın kendi bütünlüğünden yoksun bırakılmıştır ve akabinde ise postmodern zamanlarda büsbütün dağılıp parçalanmıştır. Kadın artık bir objedir. Bir zevk aracı olmanın ötesinde tüketim kültürünün çok amaçlı malzemesidir. Otomobil lâstiği reklâmında ateşli bir kadın mankenin kullanılması örneğini hepimiz biliyoruz zaten. Burada kullanmak fiilini rastgele İtalik yazmadık. Bir vurgu yapmak istedik sadece. Baudrillard diyor ki: “Bundan böyle kadın haz duyacak ve neden haz duyduğunu da bilecek. Bütün dişillik görünülür hale getirilmiş olacak; hazzın amblemi kadın olacak, haz ise cinselliğin amblemi… Kökten müstehcenlik başlıyor artık.”[7]


[1] Bakınız: Metin Savaş, “Sanattan Bilime, Ruhtan Hücreye Parçalanma İlkesi”, İhtimal Dergisi, sayı 6, Kasım-Aralık 2016

[2] Bakınız: Carl Gustav Jung, “Dört Arketip”, sayfa 30, Metis Yayınları, İstanbul 2003

[3] Will Durant, “Medeniyetin Temelleri”, sayfa 63, Erguvan Yayınları, İstanbul 2012

[4] Bronislaw Malinowski, “Yabanıl Toplumda Suç ve Gelenek”, sayfa 32-33, İthaki Yayınları, İstanbul 2016

[5] Bakınız: Metin Savaş, “İnsanda Cinsiyet Meselesi-2”, Ayarsız Dergisi, sayı 7, Eylül 2016

[6] Jean Baudrillard, “Baştan Çıkarma Üzerine,” sayfa 29, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2011

[7] “Baştan Çıkarma Üzerine,” sayfa 31

Bunları da sevebilirsiniz

Yorum Yaz