Fedakarlık/ Ömer Karabayır

Gözlerinin önünden gitmiyordu, o an. Saatlerdir ara vermeksizin peş peşe yaktığı tütününden bir tane daha sardı. Sonra bir tane daha… Nasırlaşmış elinden düşürmediği, zamanla rengi karaya çalmış kuka tespihi gibi hayâtı da bir anda karaya çalmıştı. Üzüntü, özlem, pişmanlık duyguları iç içe geçmiş,  tespihin taneleri gibi birbirine sıkıca sarılmışlardı. Utanmasa ağlayacaktı, ama gururuna yediremiyordu. Tabiî ya… Erkek adam ağlar mı hiç! Ağlamak, sızlanmak hâtun kişi işidir. Babayiğide yakışır mı?

Dinmek bilmeyen baş ağrısının sebebini bildiğini sanıyordu. Öyle bir ağrıydı ki bu, dışarıda kar küreyen siyah paltolu, iri cüsseli adamların, bu işi sanki kafasının içinde yaptıklarını hayâl etti. Sonra, büyük bir ciddiyetle gerçekleştirilen operasyonun, kalbinde de vukû’a geldiğini hissetti. Küreklerle kalbinden bir şeyler kazılıyor, söküp atılmaya çalışılıyordu sanki. İmgeleminden ötürü mü yoksa havanın buz kesmesinden mi bilinmez, titremeye başladı. Dışarıdaki mühim operasyon tüm ciddiyetiyle devam ediyordu.

Kar yağışı üç gün boyunca hız kesmeden yağdıktan sonra, bu gece oldukça hafiflemişti. Adam, pencereden, bir müddet sağa sola savrulsa da sonunda usulca yere inen kar tânelerini seyretmeye koyuldu. Şu anda içinde bulunduğu hissiyâtın aksine, bundan târifsiz bir haz alıyordu. İlk olarak nerede, ne zaman duyduğunu bilmediği o basmakalıp söylentiler zihnine konuverdi ansızın. Gerçekten anlattıkları gibi miydi? Yâni, tüm kar tâneleri birbirinden farklı mıydı? Kristâllerin her birinin kenarları ve açıları birbirine eşit, simetrik olabilir miydi? Tıpkı yeryüzünde birbirinden bağımsız yaşamların, acıların, mutlulukların var oluşu gibi… İnsanların birbirine benzemeyişi gibi kar tâneleri de benzersiz olabilirdi, elbette. Şimdi iknâ olmuştu. Kafasını kurcalayan soruyu çözüme kavuşturabildiği için çok kısa süren bir mutluluk ve rahatlama duydu yüreğinde.

Saçı sakalı kırlaşmış, yüzündeki kırışıklıklar yaşını olduğundan fazla gösteren orta yaşlı adam tütününden sertçe çektiği dumanı hırıltılar ve öksürükler eşliğinde yolcu etti. Odaya gâyet nizamlıca yayılan dumanı istemsizce ciğerlerine dolduran küçük oğlu köşedeki divanda uyuyor ya da uyuyor gibi görünmeye çalışıyordu. Uyuma numarası yapmak konusunda pek zorlandığı söylenemezdi. Bu şekilde yaşamaya alışmıştı. Zira eve günaşırı sarhoş gelen babasının hiddetinden korunmak için dış kapıyı açan anahtarın sesini duyar duymaz yatağına girer, çıtını çıkarmadan kısa nefesler alır, bir süre sonra sahte dünyâsına, mutlu rûyalarına dalardı.

On birini henüz doldurmuş çocuk, bu yaşta, çoğu insanın kaldıramayacağı sıkıntılarla yüzleşmişti. Hâlbuki dokuz yaşındayken hiçbir şey bugünkü gibi değildi. Şimdi yüzüne bakmaya bile çekindiği, yanına yaklaşmaktan imtinâ ettiği babasıyla aralarından su sızmazdı. Evet, yine tek odalı, barakadan bozma evlerinde yaşıyorlardı. Yine arkadaşları gibi pahalı ayakkabılar giyemiyor, sinemaya gidemiyor, canının istediği şeylere kolayca erişemiyordu. Fakat dünyâ üzerindeki hiçbir para değerinin, hiçbir para biriminin satın alamayacağı âile huzûruna mâlikti.

Genç sayılabilecek yaştaki annesi öteki dünyâya göçeli iki yıl kadar olmuştu ve zavallı çocuk o zamandan beri gün yüzü görmemişti. Sağlıksız koşullarda, yetersiz beslenme nedeniyle amansız bir hastalığa tutulan bîçâre kadın, evdeki huzûrun kaybolmasından korktuğu için olsa gerek, yakalandığı illetten kimselere söz etmemişti. Ebedî âleme göçerken annelik dersi vermişti, bir anlamda. Öyle ya, kolay değildir annelik… Fedâkârlık gerektirir… Ya babalık? Âni bir ölüm nedeniyle bozulan mutluluk büyüsünün diyetini küçük yaşta öksüz kalan bir yavruya ödetmek, babalık tanımının içine sokulabilir miydi?

Evin annesinin uçmağa varışı müşfik babayı tamamen değiştirmiş, başka bir insan hâline getirmişti. Bir sebze halinde hamallık yapan, buna rağmen yaptığı işten bir gün olsun gocunmayan baba, çok sevdiği eşini kaybetmesinin ardından çâreyi meyhânelere sığınmakta bulmuştu. Nefes almaktan başka, kendisinde yaşadığına dâir herhangi bir emâreye rastlanılmayan adam, alkolün kollarında can buluyordu. Kimseyle konuşmuyor, yardım eli uzatmak isteyenleri elinin tersiyle itiyor, yalnızca meyhâne ile evi arasında mekik dokuyordu. Son günlerde, neden hâlâ hayatta olduğunu dahi sorgulamaya başlamıştı.

Ümîdini yitiren babasının aksine, yaşı gereği hayâtın ne demek olduğuna dâir pek fikri olmayan çocuğu ise okuldan sonra bir berber dükkânında çıraklık yaparak evin geçimini sağlıyor, bu da yetmiyormuş gibi babasına içki parası kazanmak zorunda kalıyordu. Babasının durumuna acıyarak bakıyor, akranları gibi oyun oynaması gereken yaşta âdeta tırnaklarıyla kazıyarak iki kişilik âilesini hayatta tutmaya çalışıyordu.

O gün, çalıştığı berber dükkânı bir hayli geç saatte paydos etti. Okulda zaten yeterince yorulan çocuk, dükkândaki mesaisinin ardından ziyâdesiyle güçten düşmüştü. Yorgunluktan adım atmakta bile zorlanıyor, bir an önce eve ulaşmak için can atıyordu. Eve ulaştı ulaşmasına, ancak anahtarı yuvasına yerleştirmeye çalıştığı sırada yorgun bedeni daha fazla dayanamadı, sert bir şekilde yere kapaklandı. Dengesini kaybetmesinde yerdeki buz tabakasının da etkisi vardı, ancak bitkin hâli daha ağır basıyordu.

Şehrin beyaz örtüsü, ardı ardına dizilmiş metrûk evlerin üzerine ağır bir yorgan gibi serilmişti. Yeşil renginden eser kalmamış çıplak, kuru bir meşe ağacının yüzlerce dalı ve yine o dallardan uzayan başka yüzlercesi, çocuğun, yere düştüğünde, gözleri kapanmadan bir an önce dikkatini çeken son manzaraydı. Kışın zulmüne uğrayan ağaç gibi o da hayâtının kışını yaşıyordu. Ağacın bu iç sızlatan hâli geçiciydi elbette… Günler, haftalar, aylar geçecek; o meşe yeniden dal budak salacak; acıyan bakışlar yerine bu defâ kendisine hayran bakışların yönelmesini sağlayacaktı. Zaman, gideni geri getirecekti. Tabiî ki aynı durum, çocuğun yaşamı için söz konusu olamazdı.

Dışarıdan gelen patırtıyı duyan baba, kendisinden beklenmeyecek bir atiklikle kapıya koştu. Kapıyı açtığında, pas tutmuş yüreğinde farklı bir duygu vukua geldi. Kimdi o yerde boylu boyunca uzanan? Alnı kanıyordu üstelik. Boğuk bir ses çıkardı: “Oğlum!”, dedi. Uzun zaman olmuştu çocuğuna bu şekilde hitap etmeyeli… Oğlunu tanıdı, ama aynaya baksa gördüğü adamı tanıyacak mıydı? Oğlu yerde baygın yatarken bu soruları kendi içinde yanıtlamaya çalıştı. Neredeyse her gün aralıksız ağrıyan başı zonklamaya devam ediyordu. Yerde yatan çocuk canından bir parçaydı. Hayattaki tek varlığı, babası için kendisinden fedâkârlık yapan pırlanta kalpli oğluydu. Her zamanki gibi okulun ardından işe gitmiş, babasının ertesi gün meyhânede ezmesi için geceden sehpanın üzerine bırakacağı alkol parasını kazanmıştı.

Yaşadığı kısa süreli şok etkisinin akabinde çocuğunu yerden kaldırmak için atıldı. Gözlerini aralayan çocuk ayıldığını belli etmek istemediğinden, tekrar yumdu gözlerini. Babası kendisine dokunmayalı uzun zaman olmuştu… Başındaki acıya aldırmadan ânın tadını çıkarmaya başladı. Hem mutlu hem huzûrlu hem de heyecanlıydı. Her şeye rağmen yerinde dimdik durabilen güngörmüş meşe ağacını hatırladı. Umutlu bir tebessüm yerleşti yüzüne. Umut, onun gibilerin en iyi bildiği kelimelerden biriydi.

Babası, çocuğun alnındaki yarayı temizledi ve yatağına yatırdı. Evin bütün yükünü genç yaşında sırtlayan, temeli çatırdayan yuvalarını onarabilmek için direnen on bir yaşındaki oğluna mahcûb, ama imrenerek ve gururla baktı. Kapının önündeki görüntüsü geldi aklına. Çocuk düştüğünde, kendisiyle beraber yere düşmesin diye kucağında özenle korumaya çalıştığı anlaşılan bir somun ekmek her şeyi anlatıyordu, aslında. O an, gözlerinin önünden gitmiyordu… Henüz söndürdüğü tütününden bir tane daha sardı. Ve sonra bir tane daha… Kar yağışı, yeniden şiddetlenmeye başlamıştı…

Bunları da sevebilirsiniz

Yorum Yaz