Endülüs’ün Kurtuba’sı, Dünya’nın Pırlantası

Endülüs’ün Kurtuba’sı, Dünya’nın Pırlantası
4.7 (93.33%) 3 Oy Verildi

Dünya tarihinde define sandığını andıran şehirler vardır. İçerisinde bin bir türlü  mücevheratıyla kendine has güzellikleriyle insanı büyüleyip hayran bırakırlar. İçinde inşa edilen sanat eserleri karşısında  nutkunuz tutulur. Fakat ne yazıktır ki, bazı define sandıklarının içi talan edilmiştir. Adeta ruhu bedeninden ayrılırcasına boşaltılıp sömürülmüştür. Geriye sadece, defineyi muhafaza eden sandık kalmıştır; ama hazinenin ihtişamını, define sandığından anlayabilirsiniz. O sandık, o kadar güzel nakşedilmiştir ki içerisinde en ufak bir sadelik barındırmayacağını  tahmin edersiniz.

Endülüs gelişim ve kültürel derinliğiyle  dünya tarihinde nadide özellikler gösteren medeniyet havzalarının başındadır. İslam medeniyetinin en güzel eserleri , Endülüs’deki gibi Latin tahribine uğramış olsa bile o cevheri muhafaza eden sandık güzelliğini her daim  muhafaza eder. Kurtuba ise bu paha biçilemez sandığın en kıymetli parçası ve anahtarıdır. Kimliğini yüzünde taşıyan sayılı kültür miraslarından olan Kurtuba, Batı kültürü içerisinde İslam’ın mihenk taşı gibi kendisi göstermiştir.

Endülüs’ün hikayesi VII. yüzyılda başlamıştır. İslam devletinin sınırları, Kuzey Afrika’nın büyük bir kısmını kaplarken ilerleyiş ve gelişim, yeni fetihlerle durmaksızın devam eder.

İslam Coğrafyası artık kabına sığmayan ve ulaştığı yeri kendine katan bir haldedir. İslam Devleti’nin sınırları Afrika kıtasının diğer ucuna Atlas Okyanusu kıyısına ulaştığında ise; Atlas Okyanusunun uçsuz bucaksız uzaklıklarına bakan İslam Ordusu komutanı Ukbe Bin Nafi’nin dilinden şu sözler dökülür: “Ya Rabbi! Eğer önüme çıkan şu deniz olmasaydı, senin yolunda cihad ederek daha ileri giderdim!” Ukbe bunu söylerdi de ardılları ondan geri kalır mıydı?

İslam bayrağı hep daha ileriye o denizinde ötesine götürülmeliydi. Dinin emri cihad-ı ekber bunu gerektirirdi. Ukbenin bu düşüncesi, benliği yenen bir komutanın cihat arzusunu gözler önüne seriyordu.Yüreğinde islamın sancağını taşıyan ordular gün geçtikçe ezan sesini daha geniş çoğrafyalara taşıyıp yankılanması için ellerinden gelen mücadeleyi veriyorlardı. 711 yılında Emevilerin Kuzey Afrika Komutanı Musa Bin Nusayr’ın emrindeki Tarık Bin Ziyad’ın önderliğinde Müslümanlar gemileriyle Afrika kıtasının karşı kıyısına İspanya’ya çıktılar. İslam bayrağı, artık başka bir kıtanın farklı bir coğrafyanın,sınırları içindeydi.Bu çıkarma dev bir ordunun karşısına cesaret yüklü 7000 kişiden oluşuyordu  Tarık Bin Ziyad, bir kıtanın fethi  için bu kuvvetin yetersiz olduğunu biliyordu Tarık Bin Ziyad, bir kıtanın fethi İçin bu kuvvetin yetersiz olduğunu biliyordu.Ordunun gözünün korkmasını engellemek, geriye dönüşlerin önüne geçebilmek için ilk iş olarak kendilerini kıtaya getiren kıyıya bağlı gemileri yaktırdı Tarık Bin Ziyad’ın deyimiyle düşman gibi denizle, deniz gibi düşmanın arasında kalınmıştı. Bu durum İspanya topraklarındaki İslam ordusunun cesaretini kamçılarke, kıtaya meskun olan güçleri derin bir korkunun içerisine sürüklüyordu. Bu safhada cesaret Müslümanların yüreğinde dövülen bir demir gibi soğudu, artık ordu çelikten bir hal almıştı .Artık dönüşün olmayacağını biliyorlardı. Yaşamak ise İslamın adını yaşatmakta gizliydi.

Müslümanların ciğerlerinde taşıdıkları nefes ile ellerinde taşıdıkları sancak birleşmişti. Ölürlerse yenilgi gerçekleşecek ve sancak elden düşecekti. Yaşarlarsa İslamın sancağı yüksek bir tepeden tüm Avrupa’ya göz dağı verecek şekilde dikilecekti. Ordunun bu cesur duruşu karşısında savaşın muzafferi islam orduları oldu. Avrupa bu yeni düşmanın iman dolu mücadelesine karşı koyamamıştı. İslam orduları dur durak bilmiyorlardı. Yürüyüş yönünü kıtanın içine çeviren islam orduları İber Yarımadasının en önemli şehirlerini fethetti. Bu şehirler arasında 711 yılında Tarık bin Ziyad’ın komutanı Mugis er Rumi tarafından fethedilen Cordoba’da vardı. 732 yılında Franklara karşı alınan mağlubiyete kadar başarılar durmaksızın devam etti. 732 yılında ki bu mağlubiyet birçok açıdan dönüm noktası oldu. Avrupa içlerinde Müslüman ilerleyişi dururken fetihe katılan gruplar arasındaki ihtilaflar çatışma şeklinde kendisini göstermeye başladı.

Yer yer yönetim istikrarsızlıklarına rağmen,İslam medeniyetinin gelişimi düzenli bir çizgi halinde sürdü.15.yüzyılın sonlarına kadar birbirini izleyen farklı hanedanların yönetiminde ki İspanyada Müslüman varlığı sürdü.

15.yüzyılın sonlarına doğru Müslümanların yönetiminde bulunan en küçük bir siyasi yapılanmaya dahi tahammül edemeyen Latinler, son İslam şehrini de ortadan kaldırarak, İspanyada ki Müslüman varlığına son verdiler.

Endülüs 756 yılına kadar, Emevi Devletinin merkezinden atanan valilerce yönetiliyordu. 750 yılında ise Abbasiler gerçekleştirmiş oldukları ihtilalle Emevi Devletini yıkmışlardır.Böylelikle Endülüs’te bir otorite boşluğu meydana gelmiştir. Abbasi ihtilalinin katliamından kurtulan Emevi ailesine mensup Abdurrahman Bin Muaviye Afrika kıtasında yaptığı oldukça maceralı bir yolculuktan sonra, İspanya’ya gelerek, Endülüs’ün yönetimini ele geçirdi. Böylelikle  Abbasi hilafet merkezinin etki alanı dışında yeni bir siyasi yapı teşekkül ederken , İslam Medeniyeti Avrupa da yeni bir merkeze kavuşuyordu. Abdurrahman’ın kendisine yönetim merkezi olarak seçtiği Cordoba artık Kurtuba diye anılacak ve İslam Dünyasında bir yıldız gibi parlayacaktı.

Kurtuba ele geçirildiği ilk günden itibaren, yöreye İslam hoşgörüsünün tohumları ekiliyordu. Hristiyan baskısı altında ezilen Yahudi cemaatleri İslami hoşgörüye şahit oluyorlardı. Yahudiler, artık şehrin yönetimi dahil birçok konuda söz sahibi oldular.Bu durum sadece Yahudiler için geçerli değildi. Devlet içerisindeki farklı dini ve etnik grupların itibarı da iade ediyordu. Kurtuba, Abbasi ihtilalinden sonra artık Endülüs Emevi Devleti’nin başşehriydi.Sadece başşehir değil, çevresindeki havzayı aydınlatan bir güneşti. Işığı ,gün geçtikçe daha çok karanlığı aydınlattı. Bunun temeli ise adaletli yönetim anlayışıydı.

Kurtuba’nın fethinden sonra İslam hoşgörüsüne ek olarak imar faaliyetlerine başlandı. Şehrin onarımı, surların takviye işlemleri tamamlanırken, Müslümanların ibadet ihtiyacını karşılayacak mekanlar mevcut olanaklarla tahsis edilmişti. Bu amaç doğrultusunda Saint Vicent Kilisesi, Cuma Camii’ne çevrilmiştir.

Abdurrahman Bin Muaviye’nin  756 yılında emirliğini ilan etmesiyle devlet sarayı inşa edilmeye başlandı.Devlet sarayı yönetimin işleyişi için bir zaruretti.Fakat daha önemlisi İslam kültüründe fethedilen merkezi bölgelerde, İslam’ın ihtişamını bütün azametiyle gösteren Ulu Camii’nin inşa edilmesiydi. Böylelikle planı Abdurrahman Bin Muaviye tarafından çizilen İslam Tarihinin abidevi sanat eserlerinden Kurtuba Ulu Camii’nin inşaatı başlamış oluyordu.

Kurtuba Ulu Camii her yönden İslam Sanatının en mükemmel örneklerinin görüldüğü bir özelliğe sahiptir. Eşsiz güzellikteki kubbeleri, adeta gergef gibi işlenmiş mihrap ve minberindeki süslemeler, ince işçilikle nakşedilmiştir. Bu eşsiz eserin yapımına Abdurrahman’ı izleyen halifeler döneminde de devam edildi.

Kurtuba Ulu Camii’nin inşaatı Abdurrahman’ın oğlu Hişam döneminde tamamlandı.Hişam sadece Ulu  Camii inşaatı tamamlanmakla kalmadı geniş çaplı bir imar faaliyetine de girişti. Bir başşehir’in ismine yakışır şekilde olması için gereken ihtimamı gösterdi. Fakat şehir, esas gelişimini Endülüs Emevilerine en parlak dönemini yaşatan III. Abdurrahman Döneminde yaşamıştır. Bu dönemde, Kurtuba çağdaşı olan birçok şehrin aksine üst düzey belediye hizmetlerin verildiği,sokakların taş döşeli ve gece lambalarıyla  aydınlatıldığı bir şehirdir.

Bu dönemde Kurtuba’da, Avrupa’daki diğer şehirlerde rastlanmayan bir temizlik mekanı olan hamamların yoğunluğu dikkat çekmektedir. Avrupa’nın diğer bölgelerinde temizlik için hamam benzeri yapıların bulunmadığını, insanların bu ihtiyaçlarını gayet iptidai bir şekilde gidermeye çalıştığını düşündüğümüzde Kurtuba’nın bu konudaki üstünlüğü daha iyi anlaşılacaktır. Halkın hizmetine sunulmuş umumi hamamlar olduğu günümüzdeki şekline yakın evlerin içerisinde de özel yıkanma alanları mevcuttu.

Belediye hizmetlerinin çok iyi sunulmasına ek olarak yine bu dönemde Kurtuba yakınlarında ki bir tepenin eteğine binbir gece masallarındaki sarayları andıran Medinetü’z- Zehra’nın yapımına başlandı. Medinetü’z- Zehra sadece saray değil adeta bir şehirdi. Bütün  devlet daireleri toplu yaşam alanları ve köşklerin olduğu geniş surlarla çevrili bir alandı.Arap tarihçileri Medinetü’z- Zehra’yı çok övmektedirler. Şehri gören coğrafyacı İdrisi şehrin kat kat inşa edildiğini her kat’ın başlı başına bir şehir olduğunu yukarı şehrin tabanı , orta şehrin; bununda tabanı aşağı şehrin çatıları üzerine düştüğünü, yukarı kısımda sarayın, orta kısımda yemiş bahçelerinin, aşağı kısımda ise cami ile şahıslara ait evlerin bulunduğunu  belirtiyordu.

Mimari açıdan devrin yıkık harabe şehirlerinden birçok yönüyle ayrılan Kurtuba’da canlı bir sosyal yaşantı vardı. Nüfus bakımından oldukça zengin bir etnik çeşitlilik mevcuttu. Neredeyse her milletten insan Kurtuba’da yaşantısını sürdürüyordu. Ticaret yolları üzerinde bulunması , Özellikle kütüphaneler Kurtuba’nın ilmi yönünü taçlandıran bir etmendir. Halife Hakem’in saray kütüphanesinde 400 bin cilt kitap olduğu düşünülmektedir.

Sadece saray kütüphanesinin böylesine zengin olması Kurtuba’yı dönemin kitap ve kültür başkenti yapmaya yetecek bir husustur. Bu anlamda Kurtuba’yı devrin en önemli ilim merkezi olarak nitelendirmemiz abartı olmayacaktır.

Bu dönemde edebiyat ve bilim dünyasına adını altın harflerle kazıyan birçok bilim adamı yetişmiştir. Örnek verecek olursak ilk şiir antolojisini yazan İbn Abdürabbih ,Hay b.Yaķzan isimli (Robinson Cruose’nun yazarı Daniel Defoe’ya ilham veren) romanı yazan ibni Tufeyl, dinler tarihi alanında ilk çalışmaları yaparak bu alanın babası sayılan İbn Hazm, tıp ve felsefe alanında önemli çalışmaları olan İbni Meymun, maliki fıkıh alimi filozof İbn Rüşd, tarihçi fıkıh ve hadis alimi İbn Beşküval’ın isimlerini zikredebiliriz.

Bu listeye eklenebilecek isimler çoğaltılabilir. Bilimin neredeyse her dalında eşsiz eserleri Dünya Uygarlığına sunan Endülüslü bilim adamları karanlık Ortaçağ Avrupa’sına ışık olmuş bilimsel çalışmaları tetikleyerek bu konuda öncülük etmiştir.

Böylesine renkli ve canlı bir dünyayı bizlere sunan Kurtuba, ihtişam dönemlerinde, Sakson asıllı bir rahibenin belirttiği gibi dünyanın pırlantasıdır. Fakat istilalar insanların tahripkar tutumu önce onun pırıltısını, sonrada tüm varlığını ortadan kaldırmıştır. ilk olarak Berberi istilasına uğramış sonrasında 11.Yüzyılda birçok istilaya maruz kalmıştır Berberilerden sonra Murabıtların onlardan sonra da Muvahidlerin kontrolü altına alınan Kurtuba, son olarak İspanyadaki bütün Müslüman şehirler gibi Hıristiyan istilasına uğrayarak, nüfusu kademeli olarak azalmış,kendisini Dünyanın zirvesine çıkaran özelliklerini kaybetmiş, mücevherleri sömürülmüştür.ruhunu kaybetmiş bir şehir olarak eski bir sandık misali  tarihin arka sayfalarında ki yerini almıştır.

Zafer SARAÇ

Bunları da sevebilirsiniz

Yorum Yaz