Ekber Beşir / M. Mete YEŞİLOĞLU

EKBER BEŞİR

Kapıyı zorlayarak açabildi. Sabaha kadar yağan kar birikmiş engel oluyordu. Zor da olsa kömürlüğe ulaştı. Eline ilk gelen kürekle karları temizlemeye başladı. Kürek soğuk toprağa değdiğinde karın kalınlığını anlayabildi. Bir adım attı, beline kadar karın içindeydi. Çok oyalanmadan hızlı hızlı, bir adamın ancak sığabileceği genişlikte yol açtı. 

Caminin avlusuna ulaştığında bir elli altmış metreyi geride bırakmıştı. Cami imamının da kar temizliği yaptığını gördü.

– Selamün aleyküm, hayırlı sabahlar Ahmet Hocam.

– Ve aleyküm selam, size de hayırlı sabahlar Osman hocam. Mübârek güzel yağdırıldı gece boyu. Birazdan cemaat gelmeye başlar girişi temiz olsun Allah’ın Evi’nin.

“Haklısın hocam” diyerek kürek sallamaya devam etti Osman Hoca. Az sonra cemaat de toplanınca sabah namazını eda edip, günü hayırlayarak evlerine döndüler. 

Namazdan önce açtığı yolu yağan kar yine kapatmaya başlamıştı. Zira adımları karda kayboluyordu. Eve döndüğünde, namaza gitmeden yaktığı sobanın tuttuğunu ve odanın ısındığını gördü. Eşi sobanın az ilersinde pencerenin önünde Mushaf okuyordu. Osman hoca kaynayan suyla çayı demledi. Çay, çıtır çıtır yanan sobanın üstünde demini almaya başlarken Osman hoca, salonun kıble yönüne yerleştirdiği kitaplığından kitabını alarak pencerenin önüne eşinin karşısına oturdu. Sırtını duvara yaslanmış hasır yastığa yasladı. Yün minderlerden-her biri el işlemesi yüzlerle kaplanmıştı- birine uzanarak aldı, katlayarak kolunun altına destek yaptı. Kar beyazlığı ile birleşerek odaya dolan güneş ışıkları karşısında gaz lâmbası tesirini kaybediyordu. Cüzünü tamamlayan Zeynep, yerinden kalktı Mushaf’ı üç kez öperek kitaplığın en üst rafına kaldırdı. Artık vazifesini tamamlayan gaz lâmbasını söndürdü. Mutfağa geçerek kahvaltı için hazırlık yapmaya başladı. Sofrayı kurduktan sonra kocasının okumasını bitirmesini beklemek için yanına oturdu. Osman Hoca kolunu kaldırarak eşini kanatları altına aldı. Allah’ın rahmetiyle örtünen tabiatın içinde iki maşuk kendini şiire teslim etti. Sayfayı çeviren Osman hoca açıktan okumaya başladı. Belli ki bu şiiri gönlünün sultanına okumak istiyordu. 

“Seni-yalnız seni der yüreğim 
Yalnız seni-yalnız seni – yalnız seni 
Günümde gecemde nice tutkularım 
Seni der yalnız seni-yalnız seni – yalnız seni 
Bir ışık dileği şavklanır karanlıklarda 
Derininden derininden seslenir bilincin 
Seni der-yalnız seni-yalnız seni 
Nasıl çarparsa var gücüyle karayel 
Durgunluğa suskunluğu son diye 
Öyle çarpar aşkına başkaldırışım 
Öyle çarpar-öyle ses verir acılı: 
Yalnız seni der-yalnız seni yalnız seni 
Yalnız…”
(R. Tagore; Seni, Yalnız Seni)


Kitabı kapattı. Eşinin ellerinden tutup kalbime götürdü ve şiirin ilk mısraını bir kez daha okudu; “Seni-yalnız seni der yüreğim” Zeynep hamileliğinin son günlerindeydi. Hânelerinin güzelliğine daha da güzellik katacak yavrularını bekliyorlardı. 

Bir bardak çay içelim. Birazdan çocuklar da gelir. Sofrayı karısının önüne doğru yaklaştırdı. Sobanın üzerinden buharı üzerindeki çaydanlıkları alarak iki bardak çay doldurdu. Biri açık…

* * *

Dışarıdan gelen ne olduğu anlaşılmayan seslerle yerinden kalktı perdeyi aralayarak baktı. Caminin az ötesinde bir hareketlilik bir kalabalık vardı. Ne olduğunu tam anlayamamıştı. Muhtarın oğlu Ali önde anası Hacer kadın arkada hızlıca kalabalığa doğru yürüyorlardı. Camı aralayarak sesledi:

– Ali, ne olmuş, niye toplanmış millet?

Osman Hoca’nın sesini duyan çocuk durdu. Ve gözleri kar altında kalmış lojmanın penceresinde hocasını aradı. 

– Hüseyin Emmi’nin Ekber traktörle dereye uçmuş hocam. Köylü yardıma indi. 

Ali cümlesini tamamladıktan sonra seri adımlarla yoluna devam etti. Hacer kadınsa yaşlılıktan olsa yavaş yavaş ilerliyordu. 

Osman Hoca montunu giyerek çıktı ve kalabalığın toplandığı yere gitmek üzere evden çıktı. Yolda Hacer Kadına denk gelince: 

-Zeynep evde tek kaldı. Sen yanına varsan. Telâşa düşmesin karnı burnunda.

“Tamam, hoca oğul, aklın Zeynep Hocada kalmasın.” diyerek yönünü lojmana çevirdi Hacer Kadın. Osman hoca köyün ortasından akan dere kenarındaki yolu takip ederek kalabalığa ulaştı. Traktör neredeyse kar içinde kaybolmuştu. Ters dönmüş hâlinde sadece tekerinin biri görünüyordu. Gece yağan kar rüzgârın da etkisiyle dere yatağında çokça birikmişti. Ekber ise görünürde yoktu. Hüseyin Emmi gözlerine acı çökmüş muhtarı dinliyordu. Geride hanımı Güllü Ana feryat ediyordu. Ekber, evden ağıla ve çeşmeye giden yolu açmak için traktör kepçeye binmiş. Hüseyin Emminin uyarısını dikkate almamış. Artık kaydı mı, bir taşa mı gelip devrildi? Allah bilir. Hüseyin emmi feryat ediyordu:

– Ekber’im, oğlum… Ben sana demedim mi gitme diye? Yollar çok kötü, kar haddinden fazla diye…

Ekber, bir evin bir oğluydu. Askerden geleli daha bir ay olmamıştı. Fırsat buldukça Osman Hoca’nın yanına gelir, sohbet ederdi. Kitaplardan sorardı. Hayâllerinden anlatırdı. Osman hocayla arkadaş olmuşlardı anlayacağın. Ekber, hiç olmayan ağabeyi yerine koymuştu Osman hocayı. Derdini ve sırrını rahatça anlatabileceği bir abisi vardı artık köyde. Cemiyet içerisinde “Hocam” dese de yalnız kaldıklarında “ağabey” demenin keyfini çıkarıyordu. Ekber, ilk mektepte gâyet başarılıymış. Fakat annesi gurbete gitmesine razı olmayınca tahsiline devam edememiş. Güllü Ana “Bir oğlum var onu da gurbete bilmediğim diyarlara gönderemem” diyerek karşı çıkmış Ekber’in okumasına. Ekber, “Anamın gönlü olsun” demiş hayâllerini harmana savurmuş. Babasının yanında tarla tapan işlerini öğrenmiş, ekip biçmeyi. Ata mesleğini tutmuş. Askere gidinceye kadar babasının omzundan epey yük almış. Ekber askerdeyken Hüseyin Emmi fırsat buldukça anlatırdı. “Ekber’im bir dönsün vatanî görevden, işi gücü ona teslim edeceğim. Bir de başını bağladık mı rahatça sererim döşeğimi toprağa.” Güllü Ana kız bile bulmuştu Ekbere. Hatta o gelmeden duyurmuştu da düğün dernek oldukça. “Dul Sultanın küçük kızı Yıldız ne de yakışır civanım yanına. Evime ne de güzel gelin olur.” Her fırsatta kızın aklına işlemişti. Yıldız bir yıl içten içe asker yolu gözler olmuştu kimseye derdini dökemeden. 

Yol kenarındaki çam ağaçlarına bağlanan iplerle dereye bir kaç genç indi. Ters dönmüş traktörü ve sağını solunu kontrol ettiler. Ekber yoktu. Yukarıyı seslediler. Muhtar; “Az ötelere bakın, elinizi çabuk tutun.” dedikten sonra bir kaç gence daha aşağı inmelerini söyledi. Gençler karlar altında Ekber’i arıyorlardı. İçlerinden biri akıl ederek “Karşı tarafa da bakalım” dedi. İkisi derenin en dar yerinden karşıya atladılar. Başladılar kar örtüsünü yoklamaya. Birinin eline önce Ekber’in ayakkabısı geldi. Daha da hızlandılar, önce koluna ulaştılar, daha da hızlandılar onlar karı sıyırıp aldıkça Ekber’in bedeni ortaya çıkmaya başladı. Diğer kolu, bacağı derken temizleyip çıkardılar kar altından. Yardıma gelen gençlerle birlikte hareketsiz bedenini alıp ipe bağlayarak yukarı saldılar. Osman Hoca bedenini kontrol etti yarası beresi var mı diye. Sonra nefesini kontrol etti hemen. Ekber nefes almıyordu. Bir evin bir oğlu Güllü Ana’nın civanı Yıldız’ın daha kimsenin haberi olmadığı yavuklusu karlı bir kış günü sonsuzluk kapısını aralamıştı. Ekber’in Yıldız’a sevdalı olduğunu Osman Hoca ve karısı Zeynep Hoca biliyordu. Zira Ekber gönlündeki sevdayı ağabeyine açmıştı askere gitmezden evvel. Yıldız da Zeynep’e içini dökmüştü. Ekber, fâni âleme veda ederek emaneti sahibine teslim ettiğinde kar altında canıyla birlikte yaralı bir maral ve boynu bükük lâle de bırakmıştı.

Hemen bir battaniye bulup Ekber’in cansız tenini sardılar ve köyün sağlık ocağına götürdüler. Beyaza bürünen köyü birde ölüm sessizliği sardı. Köylü sağlık ocağının önüne toplandı. Güllü Ana bayılmıştı, ona müdahale ettiler. Ama ne çâre aklı yerine geldikçe Ekber’i hatırlayıp tekrar fenalaşıyordu. Hüseyin Emmi gözyaşını içine akıtıyordu. Parmakları bastona kilitlenmişti. Osman hoca fark edince durumunu Ahmet hocayı da alarak yanına vardı. Ne dese boştu biliyordu. Sadece elini tuttu. Ahmet hoca belki biraz sakinler diye bir kaç kelam etme ihtiyacı hissetti:

-Bâkî olan O’dur. Hepimiz bir gün O’na döneceğiz. Allah sevdiği kulunu yanına erken alırmış. Ekber yavrumuzun imtihanı buraya kadarmış. Merhametiyle muamele etsin. Efendimize komşu eylesin. 

Hüseyin emmi bunların hepsini biliyordu fakat evlat acısının tarifi var mıydı? Hâlini nasıl izah etsindi? Gözünden iki damla yaş beyaz sakallarına doğru süzüldü. 

-Haklısın Ahmet Hocam. Ekber’imi veren de O, alan da. Ama gel gör ki yavrum içerde cansız yatıyor. 

Devamını getiremedi…

Muhtar da yanlarına geldi. Hüseyin Emmi bakışlarından ne demek istediğini anlamıştı. 

– Babamın yanına defnedeceğim civanımı. 

Muhtar, anladım mânâsında başını aşağı yukarı salladıktan sonra yanına bir kaç kişi çağırdı. “Ekber dedenin yanını hazırlayalım inşallah” dedi. Bir grup kabristana doğru hareketlendi. Ahmet hoca; 

-İkindi münasip midir Hüseyin Emmi?
-Münasiptir hocam…

Salâsı okundu, yıkadılar, kefenlediler Fatihalarla son kez üzerini örttüler. Ekber beyaz bir sabah ta sonsuz sabahlara kapı aralamıştı. Geride hakikate teslim olmuş gözü yaşlı iki ihtiyar bırakarak.

Osman Hoca ve köylü rutin olarak başladıkları günde hiç düşünmedikleri ama hep bildiklerini bir kez daha tecrübe ederek akşam ettiler. Osman hoca Zeynep’i gün boyu görme ve ilgilenme fırsatı bulamamıştı. Yatsı namazı için taziye evinden camiye indiklerinde eve uğrayıp karısını yoklamak istedi. Eve girdiğinde Zeynep yine Mushaf okuyordu pencere önünde. Fakat bir farkla, Yıldız başını Zeynep’in dizine koymuş için için ağlıyordu. Osman hoca hiçbir şey diyemedi. Bir bahane bulup çıkmak istedi salondan. Önceyi sobayı kontrol etti, sonra da yanındaki yarısı boş odun kovasını alarak dışarı çıktı. 

Ekber’in cenazesinden yedi gün sonraydı. Akşam ezanı vakti başlayan tipi açılan yolları yeniden kapatmıştı. Osman hoca namaza mukabil gelen davetleri geri çevirerek karısının yanına geldi. Zeynep’in yüzünden bir şeylerin ters gittiğini anladı. Zeynep’in sancısı tutmuştu ancak bu tipide vilayete gitmelerine imkân yoktu. 

-Yıldız koş Hacer Kadınla Güllü Anaya haber et. Zeynep Hoca’nın sancısı tutmuş koşun gelin de. 

Yıldız bir telaşla koşup haber etti. Bu arada tüm köylü Zeynep Hoca’nın durumundan haberdâr olmuş, gecenin soğuğuna aldırış etmeden lojmanın önüne toplanmışlardı. Tüm köylü iki genç öğretmenin heyecanın paylaşıyordu. Traktörle yola çıkalım diyen olduysa da başta Güllü Ana olmak üzere kimse sıcak bakmadı.

-Aradım, ambulans gelecek. Ancak yollar malum, Güllü ana Zeynep’im size emanet. Kurbanın olam yardım et. Şafi olana sığındım. Sen de tut elinden. 

– Tamam, oğul, sen sakin ol. Biz bir girip bakalım. 

Güllü Ana yanına Hacer Kadın ve Dul Sultan’ı alarak içeri girdi. Güngörmüş üç kadın hazırlıklarını yaptılar. Bir yandan da Zeynep’e telkinler vererek sakinleştirmeye çalıştılar. Osman Hoca kapının önünde ezberinde ne varsa okumaya başladı. “Allah’ım sen yardım et, aileme ve bana merhamet et.” …

Gecenin ilerleyen saatlerinde içerden gelen bebek sesiyle bir rahatlık geldi Osman hocanın kalbine. Yaratana bir kez daha şükretti. Yan odaya geçerek iki rekât şükür namazı kıldı. Güllü ana:

-Gözün aydın oğul, nur topu gibi bir oğlun oldu.

Osman yaşlı kadının elini öptü. 

-Sağ olasın ana Allah senden razı olsun. 

Osman Hoca içeri girdi. Oğlunu kucağına verdiler. Koklayıp bağrına bastı. Bakışından karısı neler söylemek istediğini anlamıştı. Kalbî bir tebessümle mukabele etti. Bu arada jandarmayla birlikte sağlık ekibi de geldi. Zeynep’in ve bebeğinin kontrolleri yapıldı. Şükür ki bir sıkıntıları yoktu. Yıldız, “Zeynep abla isim ne düşündünüz?” diye sorunca iki maşuk bir kez daha birbirlerine baktılar. Ve aynı anda adı; “Ekber Beşir” dediler. Yıldızın gözleri doldu. Güllü ananın yarası depreşti. “Evlat, Allah’ın yuvamıza müjdesidir, adını Beşir koyalım” demişti Osman Hoca gönlünün sultanı Zeynep’ine. Bebeklerinin cinsiyeti belli olduğunda Beşir ismine karar kılsalar da her ikisinin de sahip olmadığı küçük kardeşleri Ekber’in âni kaybı iki genç öğretmeni derin bir teessüre düşürmüştü. Zeynep, doğumundan bir gece önce “Oğlumuzun adını Ekber Beşir koyalım mı?” diye sorduğunda Osman Hoca memnuniyetle kabul etmişti. “Ekber Beşir, oğlum, büyük müjde” diyerek.

Ve’l hâsıl, karlı bir kış günü Ekber ebediyete irtihal etti. Osman ve Zeynep hocalar ise yavrularına kavuşmanın mutluluğunu yaşıyorlar, kışın tüm soğuğuna rağmen sıcacık tutabildikleri yuvalarında. Güllü Ana ve Hüseyin Emmide Ekber’in acısı dinmedi ancak bu acıyla yaşmaya alışmaya başladılar.

Yıldız, boynu bükük, mahzun kaldı… Kar altında üşüyen bir lâleydi şimdi…

Bunları da sevebilirsiniz

Yorum Yaz