DUYGU ÇAYI / MARJAN ERŞU

Türkiye Türkçesine Aktaran: Zafer Kibar

DUYGU ÇAYI[1]

Kaldırımda yürüyen kadın tam arkasından “Duygu! Dursana” diye kendisine seslenen bir erkek sesi işitti. Arkasına döndüğünde karaca esmer tenli, alımlı ve uzun boylu bir ağabey gördü.

Ne var, ne istiyorsunuz, diye terslemek geldi içinden. Fakat “sınıfımdaki çocuklardan birinin velisi olabilir” diye düşündü ve lafa girdi birden:

  • Af edersiniz, siz Alijan’ın babasısınız değil mi? Oğlunuz matematikte çok başarılı! Bunu dikkate alarak ücretli ek derslere gönderseniz iyi olur, dedi. Yüreği yanar gibi çarpan Savaş iç çekerek:
  • Evet, dedi. “Alijan benim oğlum.”

Adamın bu durgun cevabını yadırgayan Duygu şaşkınlıkla onun yüzüne bakarak:

  • Ben “sizin oğlunuz yetenekli bir çocuk, geleceği parlak” diye övüyorum, siz niye sevinmiyorsunuz?
  • Duygu! Duygu!
  • Duygu Azamatkızı diye hitap etmeniz uygun olur.
  • Ben Savaş’ım yahu!
  • Kim? Savaş mı? Af edersiniz, sizi tanıyamadım.
  • Duygu! Ben seni uzun süre aradım. 92 yılının sonbaharından beri arıyorum. Beni hatırlamıyor musun? Beni nasıl unutursun!

Onun yüzüne bir şey kavratmak ister gibi bakan Duygu:

  • Af edersiniz! “Hatırlayamadım” dedim ya, dedi. Savaş:
  • O yıl ilkbaharda dağıtım izni alarak gelmiştim. Ulusun ulu bayramı Nevruz’da sınıf arkadaşım Manar’ın doğum günü kutlamasında tanışmıştık. Siz, bir grup kız öğrenciden oluşan arkadaşlarınızla birlikte gelmiştiniz bizim köye, demişti ki Duygu sesini sertleştirerek onun konuşmasını kesti:
  • E-e, sonra, dedi. Bu tavrı, iç dünyasını gizlemeye yönelik bir tavırdı. “Aman Allah’ım, o yaşıyor ya” diye düşünürken sevinsin mi, üzülsün mü bilemeden kala kalmıştı. Onun bu hâlini anlamayan Savaş:

Beni hiç mi hatırlamadın? … Aktöbe büyük şehir yahu. Ben askerden döndükten sonra seni çok aradım. Sen açık öğretime geçmişsin, dedi. Duygu onu hatırladığını daha fazla gizleyemedi:

  • Evet, öyle oldu, dedi. Bir süre durduktan sonra “o zamanlar neredeyse bütün öğretmenler işlerini bırakmış, ticaret yapmak için pazara gidip gelmeye başlamışlardı. Eğitim de düzgün değildi. Her şey gibi eğitimin de paraya bağımlı zamana boyun eğdiği bir dönemdi yahu… Ninem hastalanmıştı. Evdekilerin yükünü hafifletmek için köye dönmem gerekmişti.
  • Beni hiç düşünmedin mi?
  • Düşündüm, fakat “unutmuşsundur” dedim.
  • Nasıl unuturum?!

Duygu iri gözlerini sonuna kadar açıp parlatarak:

  • Hatırlıyor musun, senin hediye ettiğin kolye vardı, dedi. O kolye sanki gençliğini geri getirecekmiş gibi bir coşkuya kapılan Savaş:
  • Kolye nerede, diye sordu.
  • Hint filmlerindeki gibi bir soru sordun, diyen Duygu kikirdeyerek güldü. El çantasını açtı ve içinde bir şey arar gibi yaptı. Savaş çantadan bir kolye çıkacakmış gibi ümitle bakıyordu. Çantasından ak ipek bir mendil alan Duygu gözlerini sildi. Sonra usulca “şurada bir kafe var, oraya gidelim” dedi.

Sözleri tükenip bitmiş gibi sessizce kafeye gittiler. Kenardaki boş yerlerden birine yerleşip çay söylediler.

Duygu esefle:

  • O kolyeyi yıllarca taktım, sonra koptu, dedi. Savaş, kendi düşüncesiyle konuşur gibi:
  • Kolye bile karşılaşmayacağımızı bilmiş ya, dedi.
  • Evet, “kutlu evliya kolye” desene, diyen Duygu’nun yüzü güldü.
  • Ben onu sana iyi niyetlerle hediye etmiştim, unutmamışsın, sağ ol.

Masa üstündeki gülden gözünü ayırmadan konuşan Duygu:

  • Geçmiş günler dönmez geri. Pişman olsan da, olmasan da hayat böyle, dedi.
  • Ben seni aramak için Aktöbe’ye geldiğimde sen köyüne dönmüşsün. O zamanlar zor zamanlardı yahu. Egemenliğimize kavuştuğumuz dönem. Şimdiki gibi telefon da yoktu, iş te yoktu, para da yoktu. Hakikaten zor zamanlardı. Seni tekrar aramaya imkân bulamadım. Yokluk elimi de yolumu da bağlamıştı. Duygu:
  • O zaman benim mi aramam gerekliydi! O zamanın kızları utangaç, tahammülkâr ve yüksek seciyeli idi, dedi. Savaş sessizce dinlerken Duygu konuşmasını devam ettirdi:
  • Büyükler devamlı “yokluğun temeli yok olmak. Yok, yok diye uğuldamak” derlerdi. Esasında o dönemde yokluk olsa da insanlar “yok, yok” demeye utanır gibiydi yahu. “Var olanla pazar ola, azımız bereketli ola” da derlerdi. Elde ne varsa onu satarak yaşarlardı ya! …
  • Senin evlendiğini duydum daha sonra.

Bu söz, Duygu’nun başına tokmakla vurmuş gibi etkileyici oldu.

  • Aceleyle aşksız bir evlilik yaptım, hatalı oldu. Çok uzamadan kendi yoluma gittim. Birlikte yaşayamadım. O nikâhtan sevinç de keder de, hiçbir şey kalmadı geriye. Kaç yıl geçti. Unutmuştum, aklıma getirdin.
  • Bağışla.
  • Önemli değil. Epey bir zaman geçtikten sonra ikinci bir evlilik yaptım.
  • Bu kocan Kazak değil ki!

Savaş’ın sözü ile şaşkınlaşan Duygu:

  • Sen nereden biliyorsun, diye sordu.
  • Duygu, efendim! Seni yıllarca aradım yahu. Sen benim ilk aşkımdın, hayalim olarak kaldın. Yıllar sonra, iki bininci yılların başında, bir gazetede gördüm senin fotoğrafını ilk defa. “Şehirdeki iyi öğretmen” diyerek seni övmüştü yazıda… O günden beri elime aldığım her gazete ve dergide senin adını arayarak yaşadım… Son yıllarda sosyal medyaya çıktın. Bunu da öğrendim. Biliyor musun? İkimiz bir süreden beri facebookta arkadaşız. Arkadaşlık isteğini ben göndermiştim.
  • Öyle mi? Bunun farkında değilim.
  • Adımı görünce aklına gelmedim mi?
  • Af edersin, bu günlerde çok yoğunuz, diyen Duygu telefonuna uzandı. Ardından şaşkın bir yüz ifadesiyle “evet, arkadaşız! Bana niye mesaj yazmadın” diye sordu. Savaş gözlerini hüzünle doldurarak:
  • Ben seni her gün takip ediyordum. Mesajlarını, düşüncelerini, fotoğraflarını, duygularını, dedi. Duygu duygulanarak:
  • Ne yapayım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, dedi.
  • Kısa bir süre önce buraya tayin edilmiştim. Sabah facebooka yazdığın mesajları okudum. Öğleden sonra radyodaki naklen yayında konuşma yapacağını yazmıştın. Seni bulup görmek istedim, konuşmak istedim.

Duygu’nun gözündeki bir damla yaş yuvarlanarak akıp gitti.

  • “Görmek istedim, konuşmak istedim” mi diyorsun? Bunlar ne kadar güzel sözler! Ben bazen konuşacak, dertleşecek bir adam bulamayıp kahroluyorum. Ya sen? Sen de benim gibi yalnızlaşıyor musun?
  • Avuç içindeki el kadar telefonda sen varsın yahu, âlem var, diyerek gülümsedi Savaş. Duygu:
  • Ben bazen Kazak’ı özlüyorum, dedi ve kalakaldı.

Savaş alt dudağını ısırarak bir süre gözlerini kaldırmadan aşağı doğru baktıktan sonra başını kaldırdı ve “Kazaklardan bir yiğit bulunmadı mı? Ben seni kocandan kıskanıyorum” dedi.

Gülesi gelmese de gülümseyen Duygu porselen kâsedeki çaydan bir yudum içtikten sonra:

  • Kendin hakkında konuşsana, ben onu merak ediyorum, dedi ve sohbetin konusunu başka bir yöne çekmek istedi.
  • Eşim doktor, dört oğlum var. “Kızım olsa” dedim, “adını Duygu koysam” diye hayal ettim. Senin adını anmak, her gün söylemek için.
  • Adımı Duygu diye boşuna koymuşlar efendim. Asıl duyguya sahip miyim bilmiyorum. Tek durakta durmuş gibi bir hâldeyim. Ağlayasım geliyor, diyen Duygu sessizce ağlamaya başladı. Ses çıkarmadan önüne bakarak oturan Savaş bir anda başını kaldırdı:
  • Sen şimdi ağlama Duygu! Sen ağlayınca teselli etmek için alnından öpecek ve başını sıvazlayacak olan ben uzak bir yerdeyim. Bu bana da zor gelir.

Duygu gözlerinden akan yaşı sildi ve gülümsedi:

  • Saatler geçtikçe filozof olacaksın sanki kendi hâlince.
  • Hey gidi gençlik! O çağlarımız geri gelse, zamanın geri döndürülemeyişi kötü efendim!
  • Zaman demişken, vakit bir hayli geç oldu. Şimdi vedalaşalım facebooktaki arkadaşım, diyen Duygu’nun sesi solgunlaşmıştı.
  • Facebooktaki arkadaşım, diye tekrar etti Savaş. Duygu gülerek:
  • “Facebookta gez dolaş. Gör de olanlara şaş” demek de varmış, dedi. Savaş da güldü:
  • Uzağı yakınlaştıran, yakını uzaklaştıran facebook emmi, dedi.
  • Ateş olup yanan, yokunu bulan facebook oldu yahu. Sanki zamanın sihirli aynası! O olmasa ne yapardık?
  • Hay gidi! O doksanıncı yılların ortasında sosyal medya olsaydı seni kaybetmezdim, kederlenmezdim!
  • İçtenlikle mi söylüyorsun?

Gözlerinden uçkun saçan Savaş:

  • Sana niye yalan söyleyeyim ki, cin mi çarpmış beni? Allah biliyor ya! Her şeyi bırakıp ikimiz başka bir yere gidip yerleşsek ya, Duygu! Arayanlar bizi de bulamasın, dedi. Duygu iç çekerek:
  • Facebook ikimizi yakınlaştırmış olsa da hayat mücadelesi uzaklaştırdı ya! Yaşamak için debelenerek uğraşıyoruz. Evet yaşayacağız. Ama facebookla da değil, duyguyla da değil, dedi.
  • Niye duyguyla değil!.. Duygu! Niye öyle?
  • “Duygu” dediğin şey benim! Adım var da hakikatim yok. Sözden anlamaz duygusuz biriyim.
  • Yalan söylüyorsun. Duygu, kelimelerle oynamasana!
  • Hilekâr dünya, hilekâr duygu, hilekâr baht…
  • Niye hilekâr diyorsun? Yirmi altı yıl sonra seni arayıp bulan soğumayan duygum değil mi? Niye beni hilekârlara benzetiyorsun ki?
  • Savaş! Yüreğimde donan buzu erittin yahu! Benim yaşamam gerek. O yüzden de katı olmam gerek.
  • Kadın ruhunu anlamak her zaman zor idi… Eskiden de bulmaca gibi konuşuyordun, şimdi de bulmacalaştırıyorsun sözlerini.

Bakışlarını soğutan Duygu kaşlarını çatarak:

  • Sen ne sanıyorsun, diye sordu. Savaş sırıtarak:
  • Katı olma Duygu! Bu devir güçsüz kadınlardan hoşlanmaz, dedi. Duygu onu onaylarcasına:
  • Kötü erkek olmaz, kötü kadın olur, dedi. İkisi birlikte kahkahayla gülüverdi. Duygu “erkekleri yenmenin kolay yolu, onları övmektir” mi demişlerdi, diye sürdürdü sözlerini. Savaş:
  • Öyleyse ben yenildim Duygu, dedi gülümsemeye devam etti.
  • Yok, ben yenildim! Sen duygunla yendin!
  • Ne kadar esef verici! Seninle birlikte değil, Duygu!
  • Duyguya cimri asır beni de kendi dipsizliğine çekiyor.

Savaş çayını içti, kâsesini masaya koyarken Duygu’ya bakıp gülümsedi:

  • Güzelim hey! Ne kadar lezzetli bir çay idi! Duyguyla içilen çay! Duygu çayı, dedi.
  • “Ne kadar lezzetli bir çay idi! Duygu çayı!” Yüreği sarsan bir laf ettin yahu.
  • Öyle mi? Sana hitap ederken sıcak ve samimi sözler bulamadım diye içten içe hayıflanıyordum ben de… Sen benim derinlere gömdüğüm canımsın.
  • Duygun ne kadar nahif idi Savaş? Sen duygunun savaşısın. Seni seviyorum!…

Duygu’nun bu son sözleri ile Savaş’ın gözleri yaşla doldu. Duygunun önünde dizleri üstüne çöktü, ak kalem gibi parmaklarını avuçlarının içinde okşadı, öptü, öptü…

“Her şeyi bırakıp ikimiz başka bir yere gidip yerleşsek ya, Savaş! Arayanlar bizi de bulamasın” diyesi geldi Duygu’nun. Fakat boğazında bir ıstırap düğümlenmiş gibi konuşamadı. Hafızasında nice türlü düşünce ile nice türlü soru vardı, dilinde işgüzarca ifadeler, yüzünde yaş dolu mahzun gözler vardı. Ellerini yolarcasına çekip kopardı ve avuçlarından uzaklaştırdı. Katı mizaç zırhını kuşandı, tekrar çıkardı. Bir soğudu, bir ısındı. Bir bozardı, bir kızardı. Bir kederlendi, bir sevindi. Duygu’nun hâlden hâle giren güzel yüzüne üzülerek bakan Savaş:

  • Sen şimdi ağlama Duygu! Sen ağlayınca teselli etmek için alnından öpecek ve başını sıvazlayacak olan ben uzak bir yerdeyim. Bu bana da zor gelir, dedi.

Duygu sessizce başını eğdi.

Hesabı ödediler ve birlikte dışarı çıktılar. Gün aşmış, şehir karanlığın kucağına düşmeye başlamıştı. Şehrin çehresi ışıldayan lambalar, karşılıklı vınlayan arabalar ve evlerine gitmek için acele eden insanlarla değişmişti. Nihayet hepsinin gidecek bir yeri vardı…


[1] Çevirenin Notu: Hikâye Duygu ve Savaş arasında geçmektedir. Yazar bu kelimelerin anlamları ile hikâyeye ayrı bir zenginlik katmıştır. Türk okuyucuların aynı zevki tadabilmesi amacıyla bu özel isimler Duygu ve Savaş olarak çevrilmiştir.

Yorum Yaz