DEMİR YOLU / Bengül BiROĞLU ŞAHBAZ

DEMİRYOLU RÜYASI

Bengül BİROĞLU ŞAHBAZ

Trafik polisi eliyle “Sağa çek” diye işaret ederken ben hâlâ gördüğüm rüyayı düşünüyordum. Polisler ileride pek çok aracı durdurmuştu, trafik yoğundu.  Temiz yüzlü, genç bir memur arabaya yaklaştı ve “Ehliyet, ruhsat lütfen!” dedi. Cüzdanımdan ehliyetimi, torpido gözünden de ruhsatı alelacele çıkarıp uzattım kendisine. Dalgınlığımı fark etmiş olmalı ki “İyi misiniz hanımefendi?” dedi genç polis. Yapmacık olmamaya çalışarak gülümsedim, başımı salladım. “İyiyim.”

Kimileri rüyasında bir uçurumdan atladığını, kimileri tertemiz bir suda yüzdüğünü görürmüş. Rüyasında parlak fikirler bulanları bile duydum. Bense çoğu zaman rüyalarımı hatırlayamama rağmen günlerdir tekrar tekrar gördüğüm bu rüyayı ne yapsam da aklımdan çıkaramıyorum. Karanlıkta bir tren gürültüyle üzerime doğru geliyor. Etrafta ne bir kimse var ne de başka bir ses. Yalnız büyük, parlak ışığıyla bir tren hızla yaklaşıyor bana. Tam çarpacağı sırada kendimi tren yolunun dışında buluyorum ve demir yığını metalik bir sesle kayıp gidiyor rayların üzerinden. Yanımdan geçip giderken rüzgârından saçlarım uçuşuyor. Bir saniye olsun yavaşlamadan, ardı ardına geçiyor vagonlar. İçeride yolcular var belli, yüzleri seçilmiyor. Tren gittikten sonra rayların diğer tarafında o mahalleyi görüyorum. Çarpık çurpuk gecekondularda cılız, sarı ışıklar yanıyor. Sonra kan ter içinde, soluk soluğa uyanıyorum. Bir daha uyuyabilene aşk olsun.

Buraya taşındığımızda ben daha ilkokula bile başlamamıştım. Annem ve babam da o zamanlardaki pek çok aile gibi daha iyi bir yaşam umuduyla doğdukları toprakları terk edip gelmişler büyük şehre. Babam burada bir akrabamızın vasıtasıyla fabrikaya işçi olarak girmiş hemen. Evimiz tren yoluna çok yakındı. Civardaki evlerde de hep bizim gibi uzak köylerden şehre yeni gelmiş aileler oturuyordu. Bu yeni düzene alışmak hiçbirimiz için kolay değildi. Sık sık kesilen sular, yağmur yağınca çamur deryası olan yollar… Hiçbiri yıldırmıyordu bizi, büyük şehrin kendine mahsus dertlerini köyümüzden ayrılırken göze almıştık zaten. Günde en az beş kere geçen trenin gürültüsüne bile zor da olsa alışmıştık. Zamanla gündüzleri çok umursamaz olduk bu demir çığlığı ama gece yarısı geçen trenler hâlâ uyandırıyordu uykuya yeni dalmış bebekleri. Git gide hayatımızın bir parçası olmaya başladı trenin camları titreten gürültüsü. Mesela akşam yemeğini trenin geçme saatine göre ayarlar olduk. “Acıktım…” diye mızmızlanan çocuklara anneleri “Ne çabuk acıktın? Daha akşam treni bile geçmedi” diyorlardı veya komşu kadınlar “Öğle treni geçsin de bize çay içmeye buyurun.” diyorlardı. Demiryolu hayatımıza öylesine yerleşmişti ki sohbetlerde laf dönüp dolaşıp hep trene geliyordu. Trenin içinde kaç yolcu vardı mesela? Yolcular nereden gelip nereye gidiyorlardı? Bir bilet beş lira olsa yüz kişide beş yüz; iki yüz kişide bilmem kaç lira ediyordu. Kaç saatte giderdi bu trenler varacağı yere? Yurt dışına bile giden hatlar vardı. Ya bir de devriliverirse, sonuçta o da bir makinaydı.

Demiryolunun kenarı da biz çocuklar için bir oyun alanı oldu. Bazı günler beş- altı çocuk toplanıp trenin gelişini bekliyorduk. Ben değil ama arkadaşlarım geçen trenlere taş bile atıyordu. Henüz mahallemizden hiç kimse trenle yolculuk yapmamıştı. Tren bizim için büyülü bir masal kuşu gibiydi. Çok yakınımızdaydı ama erişilmezdi

 

 

Yıllar sonra okuduğum, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde kurulmuş tren istasyonunun yakındaki üç beş evin yaşamını anlatan, beni çok etkileyen bir kitap şöyle başlıyordu: “Bu yerlerde trenler batıdan doğuya, doğudan batıya gider gelir, gider gelirdi.” Demek ki kalbi raylarda atan bir tek biz değildik dünyada. Savaşa gidenler, savaştan dönenler, uzun bir yolcuğa çıkanlar hep trenle yolculuk ediyordu kitaplarda. Tren, rayların üzerinde kanatlı bir at gibi hızlanıyordu sayfalar boyunca. Analar, trenlerin arkasından koşuyordu askere giden evlatlarını uğurlamak için, Sevgililer, belki bekledikleri gelir ümidiyle trenlerin yolunu gözlüyordu. Fakir çocuklar istasyonlarda yolculara ayran satmaya çalışıyordu. Fakat bizim mahallede bunların hiçbiri olmadı. Kitaplarda anlatılanların dışında, akla hayale gelmeyecek bir olaya karıştı vagonlar.

Mahalleli kadınlardan, herkesin çok sevdiği Ayten, bir gün aniden ortadan kayboldu. Ne bir iz ne bir mektup ne bir haber bırakmıştı geriye. Kocası Hilmi ile pek de geçinemediklerini anlattı durdu komşular. Hatta zaman zaman Hilmi’nin Ayten’i dövdüğünden, Ayten’in üzerine başka bir kadın getireceğinden biz çocukların yanında bile sakınmadan bahsettiler. Kimileri bütün bunların yalan olduğunu, Hilmi’nin melek gibi bir adam olduğunu, Ayten’in aklı bir karış havada gezdiğini ve hep “Çekip gideceğim bu evden, işte şu trene binip gideceğim” diye yakındığından bahsetti. Kimileriyse Ayten’in sessiz sakin bir kadın olduğunu ve birilerinin onu zorla kaçırdığını savundu. Bazılarına göreyse Ayten aklını kaçırıp iyi saatte olsunlara karışmıştı. Bazıları çocuğunu, biricik kızı Elif’i dahi bırakıp giden Ayten’e lanetler yağdırdı. Bazıları da içten içe alkış tuttu Ayten’e “İyi yaptı, ben de aynısını yaparım fırsatını bulsam.” dedi belki de. Tüm mahallelinin hem fikir olduğu yalnız bir konu vardı ki Ayten her nereye gitti veya götürüldüyse buna trenin sebep olduğuydu. Hatta öyleleri vardı ki trenin içinde Ayten’i gördüğünü anlatıyordu. Saçı, ceketi, trenin camına yansıyan gölgesiyle kesinlikle Ayten’di. O günden sonra “tren” ayıplı bir söz oldu mahallede. Kimse kolay kolay adını anmaz gâvur icadının. Tren geçerken mırıl mırıl dualar, tövbeler okumaya başladı dudaklar. Anneler uzun bir zaman izin vermedi çocuklarının Elif’le oynamasına. Zaten çok değil birkaç ay sonra Elif’i de yolladılar babaannesinin yanına.

Neden bilmem çoktan unuttuğumu sandığım bu olay dönüp duruyor kafamın içinde. Hep o rüyalar yüzünden belki de. Trene bile binmedim üstelik hiç ömrümde. Üniversite okuduğum yıllarda da hep otobüsle gidip geldim Ankara’ya. Yolculuk sırasında Toros Dağlarındaki geçitlerde denk gelirdi bazen trenler, suçlu gibi bir görünüp bir kaybolurlardı tünellerde. Ben eski bir alışkanlıktan olsa gerek trenlere yüz vermez, başımı çevirirdim. Kurtulmalıyım rüyalarımı kuşatan trenlerden. Tüm bunları düşünüp dururken trafik polisinin sesiyle kendime geldim. “Buyurun Elif Hanım, alabilirsiniz ehliyetinizi.”

 

 

Yorum Yaz