CENGİZ AYTMATOV ANLATILARINDA TOPRAĞIN YARATICI GÜCÜNÜN ÇAĞRISI OLARAK ANNE/ Prof. Dr. Ülkü Eliuz

“Kadın tam bir dairedir. 

İçinde yaratma,

besleme ve dönüştürme güçleri vardır.”

Diane Mariechild


Sanatı besleyen ana kaynak, insan ve insan yaşamıdır. Kurmaca metin yaratıcısı olan tüm yazarlar bu ana kaynağı nesnel ve objektif bir değerlendirmeye tabii tutar ve kadın ile erkeğin toplumsal hayatta birlikte bir değer oluşturduğunun altını çizmeye gayret ederler. Bitişi değil başlangıcı, tükenişi değil hazineyi imleyen eserleri ile sözün ihanetine uğramadan varoluş serüvenini tamamlamış bir sanatkar olan Cengiz Aytmatov da, cinsiyetlendirilmiş bakış açısının ve geleneksel normların kuşatılmışlığını aşarak eserlerindeki kişi kadrosunu oluşturur. Dolaylı yeniden doğuşun kutsanmış adı olarak yazarın anlatılarında kadın, kendilik değerlerinin farkına varan, verili olanları aşan kimliği ile bireyleşme yolunda varoluşsal adımlar atarak yeni’den doğar. Şey’ler dünyasından sıyrılıp kendilik bilincine kavuşabilmek için, tinsel varoluş kaynaklarından ödünçlediği derin anlam dizgesinde varolan bu kadınlar, kurmaca metnin sadece kişi düzleminde yer almazlar; karakter yapıları, işlevleri, tipleri, açımladıkları değer dizgesi bakımından sosyolojik, psikolojik ve arketipsel bakımdan dramatik aksiyonu şekillendirirler. 

Cengiz Aytmatov anlatılarında anne, hem biyolojik hem de toplumsal kurgu nitelikleri ile yer alır. İnsan ya da hayvan, annenin doğuran/anaç/ çoğaltan/ üreyen varlığı yaşam içindeki trajedilerde belirleyicidir. Annelik, onun içinbir içtenlik imgesi işlevi ile içsel dönüşüm dinamiklerinin göstergesidir.Odaklanma bilincimize seslenen anne, mananın toplamı olarak hayallerin, düşlerin, ruhun barınağı; doğa kadar tanıdık, sevgi ve şefkat dolu, şevkle ve bıkmadan yaşam verendir. Kendilik bilincini kazandıran yaratıcı ve diriltici göndergeleri ile bireyi kuran, tamamlayan, yansıtan toprak ve anne, norm karakter işlevindeki tinsel varoluş imgeleridirler. Anne toprak gibi hem yaratan, hem de sığınak, korunak, barınak olarak yaşamın sürerliliğinde etken rol alan anne, topraktaki yaratıcı gücün dünyadaki taşıyıcısıdır. Anlatılarda bireyin milli kimliğini oluşturan, ona dinini, dilini, masallarını, efsanelerini, destanlarını, türkülerini öğreten ve bunları benliğinde içselleştiren anne üzerinden mesajlar iletilir:

“-Söyle bana ey toprak. Hangi çağda analar bu kadar acı çekti? Oğlunu bir saniye olsun görebilmek için bunca sıkıntılara katlandı?

-Bilmiyorum Tolgunay. Ama senin yaşadığın savaş dünyanın gördüğü savaşların en acısıdır.

-Öyleyse, dünyada oğlunu böylesine bekleyen son ana ben olayım. Bundan böyle hiçbir ana, oğlu yerine soğuk raylara sarılmasın.” (Toprak Ana, s.48)

Kadın karakterler, hayatın her safhasında eşlerine destek olurlar; hem geleneksel kadını simgeler, hem de hayatta kendi tercihlerini belirleyerek dünyada doğar; hayat karşısında bireysel değil toplumsal olarak var olurlar; bireysel çıkarı hiçbir şekilde gözetmezler. “Bütün insanların yüreğine nasıl ulaşabilirim?” (Toprak Ana, s.107) kaygısını taşıyan bu kadınlar için önemli olan huzurun, birlikteliğin, mutluluğun sağlanmasıdır. Aytmatov’da çalışmak, tüm kişiler gibi kadının da kendini gerçekleştirmesini sağlayan işleviyle yer alır. Çünkü onlar saban sürerek, hasat zamanını bekleyerek, savaştaki askerlere cephane yollayarak kendilerini var ederler. Bir buğday tanesinden kendi elleriyle yoğurdukları ekmekten daha büyük mutlulukları yoktur onların. Çalışmak, dertlerini alır, tasalarını dağıtır, zihnini meşgul eden üzüntüye fırsat vermez; mutsuzluğunu, kaygısını, endişelerini çalışmaya, emeğe, toprağa devreder. Hem anne, hem asker, hem çoban, hem demiryolu işçisi, hem öğretmen, hem kolhoz yöneticisi, hem de iyi ev hanımıdırlar; birden fazla sorumluluk üstlenirler.

 “Ah, ah! Sallanan orakların ışılamasını görmek, biçilen ve devrilen sapların hışırtısını çalışanların konuşmalarını ve şen kahkahalarını duymak ne büyük huzur ve mutluluk veriyordu insana. Aa, ekmek daha sıcacık, anne, buyur,  yeni ürünün ilk ekmeğini önce sen tat. Ekmeği aldım, duamı okudum ve ilk lokmamı ısırdım bambaşka bilinmeyen bir tadı ve kokusu vardı,  bu ekmeğin bu emekçi oğlumun nasırlı ellerinden çıkan ekmekti. Tarlayı süren buğdayı yetiştiren hasadı kaldıran tarlada çalışan insanlarımızın halkımızın ekmeğiydi. Kutsal ekmek.” (Toprak Ana, s. 25, 27)

Çalışmak, insanın dertlerini alır, tasalarını dağıtır, zihnini meşgul eden üzüntüye fırsat vermez. Kadınlar mutsuzluğunu, kaygısını, endişelerini çalışmaya, emeğe, toprağa devreder. “Bütün insanların yüreğine nasıl ulaşabilirim?” (Toprak Ana, s.107) kaygısını taşıyan bu kadınlar, arada endişelere kaygılara umutsuzluklara kapılsalar da güçlüdürler. Onlara bu gücü veren annelik duygusu ile daha da kökleşen yuvalarına ve vatanlarına bağlılıklarıdır. Anneliğin yanında asker, çoban, demiryolu işçisi, öğretmen, kolhoz yöneticisi ve iyi ev hanımıdırlar. Birden fazla sorumluluk üstlenirler; saban sürerek, hasat zamanını bekleyerek, savaştaki askerlere cephane yollayarak kendilerini var ederler:

“Evet, Tolgonay, ama yalnız sen değildin o acıyı çeken, ben de çok acı çektim. Yaz boyunca o çıplak tarla beni deşilmiş bir yara gibi yaktı. Uzun zaman acılarım dinmedi. Tarlaları ekinsiz bırakmak benim kanımı boşaltmak demektir. Tolgonay savaş süresince nice nice tarlalar ekinsiz kaldı!.. Benim en büyük düşmanım savaş başlatandır.”  (Toprak Ana, s. 94)

Toprak sadece bir kara parçası değildir; yaşam mücadelesini, manevi unsurları bünyesinde bulunduran bir açar değerdir. Yaşanılan mekanla bütünleşen insan için varoluşsal kaynaklara, yaratıcı öze ait imgeleri işaret eder:

“Ey benim toprak anam! Sen hepimizi sıcak bağrında taşıyorsun, bizlere mutluluk bağışlamazsan topraklığın nerde kalır senin? Biz senin çocuklarınız ey toprak, bizlere mutluluk bağışla”

O gece bunları diledim işte.” (Toprak Ana, s.13)

Dolu dolu yağan yağmur, çıplak ayaz, yakıcı güneş ve keskin soğuklardan oluşan Orta Asya toprağında hem iklim ile mücadele veren, hem de savaşın kahramanlarının cephede verdiği mücadelenin benzerini Tolgonay her hasat başında yaşar. Tolgonay ile toprak, savaş trajiğinde birleşir:

“O güne kadar bizi kıt kanaat besleyecek buğday ve erzak sandığında bir avuç yiyecek bile kalmamıştı ne yapacaktık? Gece gündüz kafamda planlar geliştiriyordum.  Sonunda bir karara vardım. Anıza bırakılan küçük bir tarlayı da sürüp ekmek ve ürünü aileler arasında paylaştırmak. Bu konuda başkarmanın fikrini aldım,  sonra ilçe merkezine kadar giderek, kolhoz planını uyguladığımızı, şimdi de kendi imkânlarımızla, kendimiz için karnımızı doyuracak ürünü almak açlıktan kırılan, açlıktan kırılan ailelere yiyecek bulmak için bir anızı ekmek istediğimi anlattım.” (Toprak Ana, s. 87)

Kadınların acılarını karamsarlıklarını umutsuzluklarını tren istasyonlarında umutsuz bekleyişlerini toprak alıp bağrına atar. Tolgonay, bu acılarını toprakla paylaşır. Savaş toprağa da en acı yüzünü gösterir. Ve analık duygusu emek ve mücadele ile birleşir.

“İyi ki, yöneticiydim o zamanlar. Kendi dertlerimle birlikte halkımın da acılarına, karşılaştığı güçlüklere göğüs germem gerekiyordu. Savaş beni bu yüzden yıkamadı. Anladım ki, savaşta bir tek yol var: Savaşmak ve yenmek! Gerisi ölüm.”(Toprak Ana, s.49)

“Uzaklarda savaş oluyor, kan dökülüyordu. Bizim savaşımızsa işimizdi.” (Toprak Ana, s.37)

Aytmatov anneleri, vatan sevgisi ve özgürlük tutkusu ile donatılmışlardır. Tolgonay’ın analık duygusu vatan aşkıyla birleşir. O sadece Kasım’ın Caynak’ın Maysalbek’in Aliman’ın anası değildir; coğrafyanın bütün insanlarının annesidir. Onun analık kavramı halkı için mücadele duygusunu geliştirir; her tarafı sarar onun kolları; tıpkı bir üzüm salkımı gibi:

“Ey kutsal analık! Mutluluksun sen. Bir okyanus dolusu acıya katlanmaya değersin sen!..” (Toprak Ana, s.94)

Savaşta yıkılanların ezilenlerin öksüz yetim çocukların ellerinden tutar Tolgonay. Onları bütün olumsuzluklara rağmen yaşatmaya savaş karşısında dirençli tutmaya çalışır. O, artık sadece Tolgonay değil, bütünleştirilmiş topyekûn bir mücadelenin bütünleştirilmiş tüm anaların temsilcisidir. Cephe gerisinde savaşır; kolhozda eşi ve oğullarının işlerini üstlenerek toprağa hasat zamanı tohum ekerek mücadelesini verir:

“Lokmayı ağzıma attım. Garip bir tat, garip bir koku duydum. Bu bir biçerdövercinin ellerinin kokusuydu. Taze buğday, süt demir ve benzin kokuyordu. Sonra başka lokmalar yedim. Hepsinde aynı koku vardı. Ama ömrüm boyunca yediğim en tatlı ekmekti bu. Oğlumun ekmeğiydi çünkü. Onu makine yağı ve benzin kokan elleriyle bölmüştü. Sonra oğlumu eğiten, onunla aynı toprakta yaşayanların ekmeğiydi bu. Halkın ekmeğiydi. Kutsal ekmek! Yüreğim kabardı. Düşündüm, bir dal nasıl bir ağacın parçasıysa, bir ananın mutluluğu da halkın mutluluğundan bir parçadır. Hayat katılaştırdı yüreğimi, ama gene de böyle düşünüyorum. Ben hala ayaktayım, halkım yaşıyor çünkü.” (Toprak Ana, s.21)

Tolgonay’ın ve tüm annelerin savaşı,  sadece oğullarını ve eşlerini savaşta kaybetmekle sınırlı kalmaz; asıl tehlike vatanın içinde bulunduğu tehdittir. Bunun için cephe gerisinde özellikle kadınlar halk için güçlerinin son haddesine kadar savaşırlar. Onlar için ektikleri tohumlar, anız ve toprak silaha dönüşür:

“Bir ananın mutluluğu, milletinin mutluluğundan doğuyor, aynı kökten olan ağacın dalları gibi bir kökten geliyor! Kaderi de onunkiyle bir oluyor…” (Toprak Ana, s.27)


Gün Olur Asra Bedel romanında ise, kendilik değerleri elinden alınan ve bir insan müsveddesine dönüştürülen oğlunu evine, kendine ve değerlere çağıran sestir anne. Nayman Ana, oğlunun yeniden doğuşunu gerçekleştirmek ister. Budanan dalları filizlenen köklerle yenileyen toprak gibi Nayman Ana, evladını kendi oluşa çağırır. Onun çağrısı, “kendin ol” uyarısı temelli bir yeniden doğum içindir:

“Oy balam, oy! Hafızan kökünden sökülüp alınanda, başına sardıkları deve derisi kuruyup büzülerek ceviz kırar gibi beynini sıkıştıranda o görünmez çember gözlerini kanlı yaşla dolduranda, Sarı-Özerk’in dumansız ateşinde cayır cayır yananda, susuzluğundan çatlayan dudaklarına bir damlacık yağmur düşmedi! Oy balam, oy! Can balam, oy! Yeryüzüne hayat veren güneş, senin için kapkara bir yıldız oldu da bir damla ışık vermedi! Ondan nefret etmedin mi? Oy balam, oy! Can balam, oy! (..) İşkenceyle sakatlanan aklını karanlığın örtüsü yavaş yavaş kapladığından zorla elinden alınan hafızan geçmişle bağlantısını koparandan öz ananı dağ dibinden akan ve kıyısında oyun oynadığın derenin şırıltısını, kendi adını, babanın adını, gülümseyen karının adını, aralarında büyüdüğün bacı-kardeş, hısım-yoldaş herkesin hayali gözünde silinende seni karnında taşıyıp bugünleri göstermek için doğuran anana kargışlar okumadın mı? Oy balam, oy! Can balam, oy!…”   (Gün Uzar Yüzyıl Olur, s. 148)

Nayman Ana kafasına yerleştirilen deve derisi ile öz benliğine, kimliğine, öze dönüşün bütün seslerine kulak tıkayan oğlu Mankurt yani Jolaman’ın evrene, toprağa, öze dönüş bütün kapılarının kapatılarak yok oluşa gidişi karşında tepkisiz duramaz:

“Yuvasından ürkütülmüş bir kuş gibi Nayman Ana, Sarı Özek bozkırında bir oraya, bir buraya koşturuyordu. Ne yapacağını, ne edeceğini iyice şaşırmıştı. (..) Oğlunun başına her ne geldiyse geldi onun bunda hiçbir suçu yoktu, yavrusunu düşmanların elinde köle olarak bırakamazdı.” (Gün Uzar Yüzyıl Olur, s.168-169)

Öteki olan/ ötekileştirilen oğluna kendine dönüş çağrısında bulunan Nayman Ana, çocuğu için hiçbir karşılık beklemeden ve çekinmeden tüm varlığını ortaya koyar. O, ölürken hatta öldükten sonra bile özverili çağrısına devam eder. Artık onun sesi, telafisi mümkün olmayan yok oluş karşısında direnen evrenin çağrısıdır; sonu belirsiz bir kaosa atılan oğlunu son nefesinde bile kurtarmak isteyen anne, yaratıcı özden kendisine süzülen anlamları çocuğu aracılığıyla ebedileştirmeye çalışır. Bir kuşa dönüşen Nayman Ana, masalsı bir kurgu ile ezelden ebede sürecek varlık mücadelelerini imler. Sesi susturulmaya çalışılan anne, dünyanın ebedi bir cehenneme dönüşeceğini işaret eder. Çünkü anne yok edilir, yuva yıkılır, düşler sona erer, düzen biter, kaos başlar, insan kimliksiz bir ötekiye dönüşür.

Annelik, iyi kadın olma tutkusu, toplumsal rol kalıpları tarafından kutsanmış halidir. ‘İyi ve özverili anne’ simgesi kadının dünyası erkeği, ailesi, çocukları ve evidir. Anne olan kadın, erkek için gökten verilen bir emanettir. Sorunsal bir bakış açısıyla anneyi kurgulayan yazar, Dişi Kurdun Rüyaları’nda annelik insan türü ile sınırlamaz. “Bütün kadınlar arasından seçilip kutsanmış olan o kadın” (Dişi Kurdun Rüyaları, s. 169)  olarak kurguya dahil olan Dişi Kurt Akbar, ötekileşen insanın evrene verdiği tahribatın ortasında yavruları ile kala kalır. İnsanların sayga (geyik) katliamı ile ekolojik dengeyi alt üst ettiği kaos ortamında yuvasını, eşi Taşçaynar’ı ve dört batın yavrusunu kaybeden Dişi Kurt Akbar, bir anne olarak çaresizlik içinde Börü Ana’ya seslenir, acı içinde ulur, kaderin kendisine oynadığı bu oyundan yakınır, yalvarır, kendisini kurtarmasını ister:

“Ey kurtların ilahesi Börü-Ana! Bana iyi bak. Karşında ben varım, ben Akbar. Bu soğuk dağlarda karşına dikilen benim. Yapayalnız, talihsiz Akbar. Acılarım büyük. Nasıl ağladığımı işitiyor musun? Nasıl uluduğumu, nasıl hıçkıra hıçkıra ağladığımı duyuyor musun?

Bütün varlığım ıstırap oldu, memelerim yararsız sütle doldu. Süt verecek, besleyecek kimsem yok. Yavrularımı yitirdim. Nerde yavrularım nerde? Aşağılara in Börü-Ana, in de yanıma otur, sen ve ben birlikte ağlayalım. Aşağılara in kurtların tanrıçası. (..) Aşağıya inmek istemiyorsan beni de oraya çek Börü-Ana! Ben Akbar, yavruları çalınan ana kurt! Seninle birlikte Ay’da yaşamak, oradan kanlı gözyaşlarımı yeryüzüne akıtmak istiyorum. Beni işit Börü-Ana!” (Dişi Kurdun Rüyaları, s.303-304)

Bu çaresiz ve acı dolu yakarış, yuvası ve yavruları yok edilen annenin, evrendeki bütün tutunma noktalarını yitirişinin ifadesidir. Analık evrendeki tüm canlılarda var olan karşı konulamayan içsel bir güdüdür. Tolgonay gibi evlat acısını dişi kurt Akbar da derin acılarla yaşar. Akbar evladını kaybeden bütün annelerin sesi olur:

“Anne! Sen ki bana hayat nefesini verensin…(..) Bir ana, karnında besleyip doğurduğu evladının ölümüne tanık olunca, onun acısı iki kat daha fazla olur.” (Dişi Kurdun Rüyaları, s. 167-168)

“Akbar, mezarlıkta ağıtlar söyleyerek hıçkıran dul bir kadın gibiydi ve bu hali Gülümhan’a, Ernazar’ın ölümünde nasıl ümitsizce gözyaşı döktüğünü hatırlıyordu.” (Dişi Kurdun Rüyaları, s. 274-275)

Yüce bir statü olan anneliğin evrensel boyutlarda yansıtan anne Akbar’ın son doğurduğu yavrular da Bazarbay adlı kişi tarafından sırf para uğruna çalınır. Bazarbay dönemin yozlaştırdığı insani duyguları yok olan, merhametten yoksun biridir. Benzer şekilde Elveda Gülsarı anlatısında botasını (yavrusunu) kaybeden anne devenin çaresizlik içindeki arayışı dikkate değerdir:

“Anne deve günlerce botasını aradı, günlerce bozladı. Neredesin kara gözlü küçük botam? Memelerimden süzülüp süt aktı. Sımsıcak ve güzel kokulu memelerimden… Neredesin? Ses ver bana! Mis kokulu memelerinden anasının ak sütü süzülen botam..” (Elveda Gülsarı, s.92)

Yine Elveda Gülsarı anlatısında Yaşlı Avcının Türküsü’nde ana(ç) geyiğin türünün devamını sağlamak için yakardığı görülür:

“Boz Geyik genç avcıya gözyaşları dökerek yalvarmış:’Geyik soyunu kırıp tükettin. Soyumuzun tamamen yok olmaması için eşim Tav-Teke’yi sağ bırakmanı istiyorum. Bunun için yalvarıyorum sana. Onu vurma!

Ama genç avcı onu dinlememiş. Nişan almış ve bir atışta Tav-Teke’yi vurmuş. Vurulan Tav-Teke yardan aşağı yuvarlanıp gitmiş. O zaman boz geyik, acıdan inim inim inlemiş. Sonra genç avcıya dönmüş:

-Hadi beni de vur, yüreğime nişan al, hiç kımıldamayacağım. Ama vuramayacaksın! Bu senin son atışın olacak, senin de sonun olacak! (..)

Boz Geyik lanet okuduktan sonra, kayadan kayaya, dağdan dağa sekerek, ağlaya ağlaya gitmiş.” (Elveda Gülsarı, s.218)

Beyaz Gemi’de ise, annesine ihtiyaç duyan bütün kimsesiz çocukların adına konuşur. Onun anne algısında çocuğuna sınırsız özveri içindeki annelere duyulan özlem dikkat çeker. Güçsüz ve mutsuz olmasının temel nedeni annesizliğidir:

“Kendi kendisiyle konuşmayı severdi. Ama şimdi bir çantası vardı ve onunla konuşuyordu; ‘Buzağımız da iyice büyüdü ha! Kuvvetli bir dana oldu. İpini çektiği zaman tutmak çok zor oluyor.  (..) inek onun anasıdır ve sütünü hiçbir şeyini esirgemez. Anlıyorsun değil mi? Anneler hiçbir şeyi esirgemez. Bunu Gülcemal söyledi. Onun da bir kızı var. Az sonra ineği sağacaklar.” (Beyaz Gemi, s.23)

  Doğa (doğa ana), hayvan (Maral Ana) ve insan annelikte kesişirler. Annesi çaresizlik içinde onu terk etmiştir, fakat doğa ana hep yanındadır; bir de mitik anlatının imgesi Maral Ana. Annesiz bir çocuk olarak tek başına bir yaşam sürürden çocuk gibi ev ve anne yokluğunun netleştirdiği mutsuzluk, Elveda Gülsarı’da annesini kısa bir süreliğine göremeyen çocuğun dilinden aktarılır:

“Caydar yokken ocaktaki ateş bile alevsiz, korsuz bir yetim gibi kalıyordu. (..) Babaları, baba idi ama, analarının yerini tutamazdı.” (Elveda Gülsarı, s.128)

Annesizlik tüm yaşamsal alanları körleştirir; Maral Ana’nın ölümü ise tüm tutunma noktalarını yok eder. “Yavruları için gülümseyecek gücü her zaman bulan” (Beyaz Gemi, s.85) annelerin yokluğu tüm düşlerin karabasana dönüşmesine sebep olur. Annesizliğin çocuk üzerindeki yıkıcı etkisi Kasandra Damgası’nda başkişi aracılığıyla tekrarlanır. Kadın adaylar X birey yetiştiriciliği için bir fabrika gibi kullanılır; doğacak olan çocukların kadın mahkumlarla hiçbir bağlantısı olamaması ve bu işin karşılığında kadınlara/annelere para verilmesi yani pragmatik bir algıyla anneliğin bir mesleğe dönüştürülmesi hedeflenir; ve kadınların rahmi kiralanır:

“KGB’ de çalışan biri ile bir konuşmam olmuştu. Ona belki de anonim doğan çocukları kendi rahimlerinde yetiştirmek bazı kadınlar için bir meslek, hem de iyi para kazandıran bir meslek olacaktı.” (Kassandra Damgası, s. 232)

Kadının salt cinsiyetiyle ele alınması kadının kendisine karşı duyduğu saygıyı yitirmesine kutsal annelik kavramının anlamını kaybetmesine neden olur. Annelik ve babalık algıları değişir. X fertler projesinin sorumlu yürütücüsü başkişi Andrey Krıslstov, kendisi de terk edilmiş bir kişidir. Alman Baba ve Rus Ana’dan dünyaya gelen başkişi, II. Dünya Savaşı’nın günahlarından biridir. O, anneannesi tarafından bir kış günü yetiştirme yurdunun kapısına terk edilir:

“Ben küçücük yavruyken, battaniyeye, onun da üzerinden çuval bezine sarılı olarak yetiştirme yurdunun önündeki merdivene bırakılmıştım. Çocuk yurdunda bana verilen Krılstov (küçük merdiven) soyadı da buradan kaynaklanıyor. (..) Annemin ayakları altında gıcırdayan sert karın sesini hatırlıyorum. (..) kalbinin acıyla çarptığını hatırlıyorum. O, yürürken hızla nefes alıyor ve devamlı ağlamaklı bir sesle gözyaşlarını zor tutarak bana bir şeyler fısıldıyordu.” (Kasandra Damgası, s. 203)

Annesinden ayrı bir sürgün hayatı yaşayan Andrey Krılstov, evden ve anneden kovulmuştur. Bu trajik durumun kendisinde açtığı onulmaz yaraların öcünü tüm toplumdan almak ister ve kendisi gibi X fertlerin üretimi için uğraşır. Fakat X fert projesi için çağrılan mahkum kadın Runa ile tekrar anneliğin içtenliğine tutunur ve kurtulur. İlk denek kurban olan Runa, kadın mahkumların rahimlerine embriyo yerleştirilerek hamile kalmalarının sağlanması ile başlayan devlete/rejime bağlı mankurtlar yani X fert yetiştirme projesinden kurtulmak için ölümü seçer:

“İnsanların doğa ve tanrı tarafından belirlenen yöntemle mi yoksa şeytanın gösterdiği yöntemle mi çoğalmaları gerektiği sorusu sizce problem değil mi?”  (Kassandra Damgası,  s. 237)

Runa’nın mülakat sırasında Andrey’e söyledikleri sözler, onun da uyanmasını sağlar. Runa’nın ölümü, o dönemde yaşanılan kaos ortamına sessiz bir başkaldırıdır. O,  bütün yaşadıklarını benliğine sindirerek bir patlama yaşar. “Anne ve kadının ebedi kutsallığını…” (Kasandra Damgası, s. 144) farkındalığındaki Aytmatov, kadın’ın anaç/ barışçıl/ şefkatli/ duygusal niteliklerini yaratıcı, düzenleyici, kurtarıcı niteliklerle bütünleyerek anlam alanına taşır. Böylece anne, toprak gibi öze dönüşün ve varoluş olanaklarının taşıyıcısı kutlu bir sığınak olur. Trajik kırılma anlarında hemen devreye girer; bedenin ve ruhun yaralarını iyileştirir. Zamansal ve mekansal bir anı evi kimliği kazanan anne, bireyin geçmişten geleceğe akışındaki en önemli tamamlayıcısı ve yönlendiricisi olur.

Sonuç

Toplumsal tinin aktarıcısı kimliğiyle varlık bulan aydınlık bilincin kişisi Cengiz Aytmatov’un anlatılarında kadın, yüzü dünyaya dönük bir bireydir; nasıl olmak istiyorsa öyle olma, prensibinden hareket eder. Aşılacak engellerin varlığı kadın yaşantısını şekillendiren yapıcı bir unsura dönüşür.  Bu kadınlar acıyla pişer, olgunlaşır ve anne, eş ya da sevgili ama hep bir aşk destanı yazarlar.  Aşk, onlar için sadece erkeğe duyulan kalbi bir yakınlaşma değil, çocuğa, eve, toprağa, doğaya, vatana bağlı olmaktır. Bu bağlılık milli ve evrensel değerlerin taşıyıcısı olan kadını kutsal bir özneye dönüştürür. Fiziksel olarak dünyaya getiren, dünyada ise besleyip büyüten, bedensel ve tinsel anlamda kendisine yetene kadar koruyan, şefkat ve merhametle donatan, yönlendiren ve de hem kendisi hem de insanlığın doğumunu/ kendiliğini gerçekleştiren kadını geçilecek engeller, derinleşen karanlıklar durduramaz ve daha da güçlendirir. Binbir kapısı yüreklere açılan kadın, ebedi ve yok edilemezin imidir; büyülü bir deniz gibi her dem yenilikleri müjdeler.

Kaynakça

Aytmatov, Cengiz (1990), Dişi Kurdun Rüyaları (Çev. Refik Özdek), İstanbul: Ötüken Yayınları.

——————— (1991), Beyaz Gemi (Çev. Refik Özdek), İstanbul: Ötüken Yayınları.

——————— (1993), Gün Olur Asra Bedel (Çev. Refik Özdek), İstanbul: Ötüken Yayınları.

——————— (1993), Elveda Gülsarı (Çev. Refik Özdek), İstanbul: Ötüken Yayınları.

——————— (1995), Toprak Ana (Çev. Refik Özdek), İstanbul: Ötüken Yayınları.

———————- (2011), Kasandra Damgası (Çev.Ahmet Pirverdioğlu), İstanbul: Elips Yayınları.

Bunları da sevebilirsiniz

Yorum Yaz