Bizim Yunus / Mutlu Gavcar

Aradan yedi yüz yıl geçmiş olmasına rağmen, hâlâ gönlümüze dolmaya, ruhumuzu beslemeye, manevî dünyamızı aydınlatmaya devam eden bir nefes, bir ışık, bir pınar, bir ulu denizdir “Bizim Yunus”. Gönlümüzün, kültürümüzün, dil ve edebiyatımızın baş tacıdır. Onun Allah ve insan sevgisi gibi Türkçe sevgisi de yüzyılları aşıp günümüze ulaşmıştır.

“Mühim olan zaman, mekân, mesafe değil, bir gönle girebilmektir.” hükmü gereği; zikri, fikri, memleketi, yaşı ne olursa olsun Anadolu ve Rumeli’nin en ücra köylerinde bile adını, sanını duymayan; şiirlerini, en azından birkaç mısraını ezbere bilmeyen; ilâhîlerini şevkle dinlemeyen ve onu sevmeyen bir Türk insanı düşünülebilir mi?

Bu durumu Namık Kemal Zeybek şöyle özetler: “Yunus Emre’nin adı geçince yüzler aydınlanır ve bir sevgi rüzgârı eser. Yunus Emre sevgisi bizi birbirimize bağlayan en değerli bağlardandır. Milliyetimiz ona çok şey borçludur.”

Türkçenin bir kültür ve edebiyat dili olarak gelişmesinde hizmeti çok büyüktür Yunus’un. Aynı dönemde Anadolu’da ortaya çıkmış olan Türk Divan Edebiyatı geleneğinden farklı, yepyeni bir çığır açmış, Türk Tasavvuf Edebiyatı geleneğini başlatmıştır. Türk mutasavvıf şâiri Hoca Ahmed Yesevî’nin 12. yy’da Türkistan’da kurduğu Türk Tasavvuf Edebiyatını, bir asır sonra Anadolu’da yeni bir renk, soluk ve ruhla filizlendirmiş, bereketlendirmiş, marifetle donatmış ve en yüksek noktasına taşımıştır. Bu edebiyatın Anadolu’daki ilk ve en kudretli şâiri olmuştur. Ondan sonra bu zirve aşılamamıştır.

“Ahmet Yesevî ile Yunus Emre arasında, dil ve düşünce bakımından yoğun benzerlikler vardır. Ahmet Yesevî’nin Horasan’da yaktığı aşk, hikmet ve hoşgörü temelli dindarlık ocağı, Anadolu’nun mayalanmasına ve Yunus’un ortaya çıkmasına vesile olmuştur.” (Emin Gürdamur)

Derviş Yunus, dünyevî, süflî ve nefsanî olana değil; manevî ve bâkî olana gönül vermiştir. Kendi içine yönelerek hakikatin esrarını, evrenin özünü, insanın mahiyetini çözmeye çalışmıştır. Kırk yıl boyunca çile ocağında dört kapı, kırk makam, yüz atmış menzil aşmış; merhale merhale pişmiş, yanmış ve olmuştur. Perde sıyrılmış, gönlü açılmış, kendisini ve hiçliğini bilerek insan-ı kâmil mertebesine ulaşmıştır. Hak kapısının eşiğini aşınca da ballar balını bulmuş ve İlahî aşkın çağlayanı olmuştur.

Dr. Mustafa Tatcı, kendisiyle yapılan bir röportajda “Yunus, mânâ âlemine doğru derinleştikçe eşyanın iç yüzüne vâkıf olmuş ve elde ettiği bilgiyi sözlere dökerek, ama asıl olarak ana dili ile anlatarak, Türkçeyi bir hakikat, mana, aşk ve irfan dili haline getirmiştir. Bu nedenle o, Türkçenin mânâ âlemine açılan bir kapısıdır. Yunus ile aynı kelimeleri kullanıyoruz ama o kelimelere çok farklı anlamlar yükleyip de gitti.” demektedir.

“O, her şeyden evvel bir kalp adamıdır. O, insan talihini kendi içinde bütün acıklı ve yüksek tarafıyla bulanlardandı. Devriyle olan diyalogu bu kalp kuvvetiyle, onun verdiği yalnızlık duygusuyladır. Dilimize ve ruhumuza “gurbet” kelimesini -tasavvuf yoluyla olsa da- aşılayan odur. Yunus’ta gurbet, sevginin yalnızlık aynasıdır. Biz sevdiğimiz nispette yalnızızdır. Yalnızlığımız nispetinde kâinatla birleşir, kucaklaşırız. Yunusun şiirinde ölümün aldığı o geniş ve az rastlanır yer de buradan gelir.” (A. Hamdi Tanpınar)

İlâhîlerinde Allah ve peygamber aşkı, insan sevgisi, gönül, aşkın mahiyeti, sözün önemi, gurbet (ayrılık), dervişlik, vecd, cezbe, hakikat, marifet, vahdet, vahdet-i vücud, ilim, hayat, ölüm, kıyamet, cennet gibi kendi iç yolculuğunda, tasavvuf deryasında, manevî kemâlât vadilerinde elde ettiği zümrüt, altın, yakut değerindeki tecrübe ve görüşlerini, Arapça ve Farsça yerine Türkçe kullanarak, hem de en akıcı, en güzel ve en coşkulu bir şekilde ifade etmiştir.

Zira o döneminde Türkçeye pek itibar edilmiyor; din ve ilim dili olarak Arapça; resmî dil, dış yazışmalar ve edebiyat dili olarak Farsça kullanılıyordu. “Yapılan araştırmalarda Anadolu Selçukluları döneminde 230 eser telif edildiği, bu eserlerden 145’inin Farsça, 68’inin Arapça, 15’inin Türkçe, birkaç eserin de Süryanice ve Ermenice olduğu tespit edilmiştir.” (Ahmet Kartal)

Âşık Paşa’nın ifadesiyle “Türk diline kimsenin bakmadığı, Türk’ün dahi edebî dil olarak kendi diline pek itibar etmediği bir devir”de -tıpkı bir asır önce geniş Türk topluluklarına dini esasları öğretmek için kaleme aldığı hikmetlerini Türkçe yazıp Türkçe’nin kurtarıcısı olan Mürşidi Ahmet Yesevî gibi- Yunus da dilini çok seven, Türkçenin istiklâli ve istikbâli için mücadele eden, dipdiri bir ruhla dil bayrağımızı en yüksek burçlara diken, gerçek bir kahramandır.

Yunus Emre’nin Türk dili ve edebiyatında açmış olduğu çığır, “iki yüzyıl sonra yani on beşinci yüzyılda edebiyat dilinin Türkçe olmasının ilk adımı; sonraki yüzyıllarda zenginleşip gelişecek halk edebiyatının, tekke ve tasavvuf şiirinin on üçüncü yüzyıldaki en gür kaynağıdır.  Onun en güçlü temsilcisi olduğu âşık tarzı şiir, sonraki yüzyıllarda divan edebiyatıyla aşık atacak kudrette örnekler ortaya koyacaktır.” (Emin Gürdamur)

Bilinen iki eserinden “Risâletü’n-nushiyye” isimli 600 beyitlik mesnevisini klasik edebiyata göre tanzim etmiş ve aruz vezniyle yazmıştır. Bu eser, Anadolu sahasında yazılmış tasavvufî muhtevalı ilk özgün nasihatnâmelerden biridir.

Yunus, “Türkçe divan” sahibi ilk şâirdir. Divanında 417 şiirinden 138’inde aruz, diğerlerinde hece vezni kullanılmıştır. Şiirlerin çoğunluğu beyit esasına göre, bir kısmı da musammat gazel tarzında tertip edilmiştir. Bu sebeple aruzla veya heceyle yazılan bazı gazeller ikiye bölündüğünde her beyit, dörtlük şekline de girebilmektedir. İlk defa gazeli hece veznine uyarlayıp yeni bir şekil ortaya koymuş, daha sonraki mutasavvıf şairleri bu gazelleriyle etkilemiştir.” (https://islamansiklopedisi.org.tr/yunus-emre)

Zeynep Korkmaz’ın değerlendirmesiyle; “Oğuzca’ya dayalı Anadolu Türkçesi’nin konuşma dili ve halk şiirinden yazı diline doğru evrildiği kritik süreçte çok etkili bir rol oynamıştır Yunus. Dilimizin yerli, millî, müstakil bir yazı dili olarak kuruluşunda, en büyük hizmeti yapan dil ve san’at dehasıdır.

Yunus’un ilk çağdaşlarından olan Ahmed Fakih, Hoca Dehhanî, Şeyyad Hamza ve Sultan Veled’in eserleri, genellikle Anadolu halkını dinî yönden ikaz ve irşâd maksadı ile kaleme alınmış didaktik manzumelerdir. Bunlar lirizm ve heyecandan yoksun, dil ve san’at değeri bakımından cılız kalmış eserlerdir. Türkçe bunların elinde bir san’at inceliğine ve söyleyiş gücüne ulaşamamıştır.

Oysa Yunus’un Türkçesi, Oğuzca’dan geçen gramer şekilleri, kelime hazinesi ve dile hakimiyet bakımından bunların hiçbiriyle kıyaslanamayacak bir üstünlük ve olgunluktadır. Lirizm onun sanatının ve sanatını kuran dilinin de en belirgin niteliğidir.”

Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre “Türkçenin en büyük şairi Yunus Emre’dir. O daima tek başınadır. Mevlâna şüphesiz bütün bir saltanattır. Fakat arkasında son dalı olduğu bütün bir hanedan şeceresi vardır. Yunus’un hanedanı kendisi ile başlar. Meğer ki, lehçe itibariyle uzak ve arkaik akrabası Ahmed Yesevî’yi hatırlayalım. Fakat Yesevî’nin eseriyle Yunus’un şiiri arasında bu sanatta esas olan dil zevkinin aydınlığı vardır. Yunus yaptığını bilen ve bunu bildiği, böyle istediği için yapan şâirdir.”

Yunus Emre, tasavvufî düşünceyi halkın seviyesine indirmiş, bunu yaparken de yine Tanpınar’ın deyişiyle “dilimizde bir sevgi ve ruh rüzgârı gibi esen, birdenbire Türkçenin ortasında saf altın gibi külçelenen ve gülümseyen” mucizevî bir ses kullanmıştır.

“Tasavvufun söylenmesi güç heyecanlarını son derece kolay, güzel ve berrak ifâde edivermiştir. Açıklık, sâdelik, derinlik, samimiyet ve heyecan, Yunus’un şiirinin başlıca özellikleridir. Coşkun ve içli gönül terennümleri ile lirizmin zirvelerine ulaşmıştır.” (Sevgi ve Ayvaz Gökdemir)

Şiirlerinde sanat yapma kaygısı gütmemiştir; şiir, onun için amaç değildir. İmanı, ideali ve misyonu gereği sesini, nefesini, gönlünün incilerini, İslamî esasları ve tasavvufî coşkunlukları tüm dünya sathına saçarken “şiir”i vasıta olarak kullanmıştır. Ama onu “Yunus” olarak tüm dünyanın istifadesine sunan da yine şiirleri olmuştur.  Şiirsiz bir Yunus Emre düşünülebilir mi?

O kadar özgün ve içten söylemiştir ki şiirlerinde hiç bir yapmacık tavra ve zorlanmaya rastlanmaz. Kendiliğinden söylenivermiş (sehl-i mümteni) intibaı uyandırsa da sözleri taklit edilmeye kalkıldığında fevkalade güç söylenir bir ahenk ve yapı arz eder. Basitmiş, kolayca anlaşılırmış gibi görünür fakat onun anlattıkları katman katmandır. Her okunuşunda yeni kapılar açılır, ufuklar genişler, farklı farklı tatlar alınır. Bu nedenle her okuyan, söyleyen ya da dinleyen, kendi niyet ve seviyesine göre nasiplenir onun şiirinden.

Saim Sakaoğlu, “Söylediklerini anlamak çok kolaymış gibi görünür ama aslında hiç de öyle değildir. Onun sade Türkçe ile süslenmiş düşünceleri, aslında çözülmesi zor bir duygu ve sevgi yumağıdır. Yunus’u sevmek çok kolay, anlamak çok zordur. Yunus’u okumak çok zevkli, yorumlamak çok yorucudur.” diye özetler bu durumu.

Eşsiz bir sanatkâr olarak, Türkçeyi büyük bir kudret ve hünerle kullanmıştır. Dilimiz, onun elinde bir kuyumcu titizliğiyle işlenmiş; en ahenkli, en has, en pırıltılı şeklini almıştır. Cemal Süreya’nın deyimiyle “Yunus ki süt dişleriyle Türkçenin/ Ne güzel biçmişti gök ekinini.”

“Yunus’un yaşadığı devir tam bir istihale (başkalaşma) devridir. Türkçeye Arapça ve Farsçadan sözler, terkipler girmekte, bunlarla “pür nur eylemek, mesrur eylemek, ferman olmak” gibi mastarlar ve fiiller oluşturulmaktadır. Bu ortam içerisinde Yunus; Allah/Mevlâ/Hak/Râb/Hüdâ/Tanrı/Çalab, Habîb/Resul/Nebî, us/akıl, kizb/yalan, cennet/uçmağ, cehennem/tamu, aşk/sevgi, ateş/od gibi aynı manalara gelen Arapça, Türkçe veya Farsça pek çok kelimeyi yan yana kullanılmıştır.” (Selim Yağmur)

Yine de onun ilâhîlerinde diğer dillerden geçen kelimelerin sayısı azdır. Halk dilindeki kadar ve halkın kullandığı derecededir. Onun dili Türkçeleştirilmiş bir İslamî dildir. Türkçede bulamadığı Arapça ve Farsça kavramları, tamlamaları, deyim ve terimleri, kendi süzgecinden geçirmiş, dilimizin söyleyiş inceliklerine uydurarak Türkçeleştirmiştir. Adete bir “Yunus Emre Türkçesi” meydana getirmiştir.

“Yunus Emre, yeni vatan coğrafyasının topraktan yükselen bütün güzel seslerini Türk halk diliyle birleştirmiş, Anadolu Türkçesine o çağlara kadar hiçbir Türk şivesinde ve lehçesinde görülmemiş bir mûsikî işlemiştir.” (Sevgi ve Ayvaz Gökdemir)

Bunu yaparken daha çok halk diline ve sözlü Türk Halk Edebiyatı geleneğine dayanmıştır. Türk halkının vicdanını, duygu ve düşüncelerini, iç zenginliğini; dikkat, hassasiyet ve dirayetle ifade ve temsil etmiştir. Onun samimi söyleyişinin ardında inancıyla bütünleşmiş, görmüş geçirmiş, feraset sahibi Anadolu insanının sıcaklığı, gönül coşkunluğu vardır.

Kendisi de halktan birisidir, çiftçidir. Hiçbir zaman sırtını halka dönmemiştir Yunus. Halk içinde “Hak dostu” olarak yaşamış, gerçek bir halk aydınıdır. Manevi Hocası Pîr Ahmet Yesevî gibi saray çevrelerinden, makam ve güç sahiplerinden, otoriteden uzak durmuş; kimsenin karşısında eğilip bükülmemiş, kula kulluk etmemiştir. Hem dindar, samimi ve tam bir Müslüman; hem de millî unsurlara yeniden can veren bir aydın, gönül insanı ve şâirler kocasıdır.

“Dilimizin millî sesini, çehresini, dehasını o devirde en iyi hissettiren sanatkâr odur. Millî kültürümüz, maneviyatımız ve milliyetimizin terkibindeki yeri çok büyüktür.” (F. Kadri Timurtaş)

Bu topraklarda yetişmiş en büyük söz ustalarından birisi olarak sanatında ve dünya görüşünde millî olanla evrensel olanı terkip edip tüm dünya insanlarını kucaklamayı bilmiştir. Onun mesajları, dil, din, ırk, memleket, meşrep farkı gözetmeksizin çağlar ötesinden süzülüp gelir ve çağlar üstü bir mahiyette tüm dünya insanlığına hitap eder. Bu yönüyle yalnız Türk edebiyatının değil, Dünya edebiyatının da ölümsüzleri arasındadır.

Hem kendi döneminde yaşayan hem de kendisinden sonra gelen pek çok tasavvuf erbabına, halk ve divan şâirine ciddi anlamda ilham kaynağı, rehber, üstat olmuştur.

“Yunus’un ilâhîleri söylenip yazıldığı tarihten itibaren dilden dile dolaşmaya, ezberlenip okunmaya başlanmış, XIV. yüzyıldan itibaren abdalân-ı Rûm vasıtasıyla Osmanlı fetihlerine paralel şekilde bütün Türk-İslâm coğrafyasına yayılmıştır. Akıncı ocaklarında ve zaviyelerde besteli Yunus ilâhîlerinin okunduğu tahmin edilmektedir. Günümüzde Anadolu’dan Balkanlar’a kadar geniş bir coğrafyada Müslüman Türk kültürünün izlerinin sürmesinde Yunus’un ilâhîlerinin büyük etkisi vardır. Bunlar aynı zamanda asırlardan beri Anadolu ve Rumeli’de faaliyet gösteren tarikatların ortak düşüncesi ve sesi haline gelmiştir.” (https://islamansiklopedisi.org.tr/yunus-emre)

Yunus; ilmin, irfanın, gönlün, aşkın, hakikatin, marifetin, hikmetin, millî şuurun ve tatlı dilin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Bu toprakların ruh mimarı, fütüvvet ordusunun manevî kılıcıdır. Onun kılıcından kan akmaz. O kavga için değil, sevgi için gelmiştir.

Yunus’a göre her şeyin ilacı ve birinci anahtarı aşk ve sevgidir. Hiçbir kavram aşkın yerini tutamaz. Hiçbir kelime aşkı tam olarak tarif edemez. Her şeyden önce Yüce Yaratıcı’nın kendisi aşktır. Göklerin dönmesine sebep olan da aşktır, İbrahim’e Nemrud’un ateşini gülistan eyleyen de. Aşk ile deryalar katre olur, zerreler umman. Dağları kül eden, sultanları kul eden, denizleri kaynatıp coşturan, kayaları söyleten, akılları baştan alan, yürekleri pişiren en lezzetli nesne hep aşktır. Aşksız insan yok hükmündendir. Aşktır insanı “insan” eyleyen.

İkinci önemli anahtar “ilim”dir. İnsanın Allah’a kavuşması için gerekli bilgiler, yine insanın kendisini tanımasıyla elde edilir. Bu nedenle en mühim ilim, insana kendi sırlarını öğreten ilimdir. En büyük karanlık ve felaket cehalettir, cehaletin çaresi ise ilimdir. “Kendini bilen, Rabbini bilir.” düsturu gereği, ilmin güneşiyle insan kendi içinde derinleşmek, aydınlanmak, gönlüyle Allah’ı bulmak zorundadır.

Üçüncü önemli anahtar ise “söz”dür. Dilimizde “dil” kelimesi, “lisân” anlamına geldiği gibi “gönül” anlamına da gelir. İşte bu anlamda o, dilin ürünü olan söz/ şiir vasıtasıyla gönüllerin fethini gaye edinmiştir. Sözün önemi hakkında o enfes şiirinde şunları söyler bize Sözün Üstadı: “Ağızdan çıkan sözler çok önemlidir. Hamını, kemini, demini çok iyi bilmek gerekir. İyice düşünüp, pişirip usulünce diyenin işini sağ eder söz. Ağulu aşı, yağ ve bal edip tatlandırır. Cihan cehennemini cennetlere çevirir. Söz vardır savaşları keser, söz vardır başların gitmesine sebep olur. Söz vardır batırır, söz vardır uçurur. Kötü söz kalpleri kırar, gönülleri yıkar, canları dağlar; insanları yüce makamlardan, sevdiklerinden uzaklaştırır.”

İşte yukarıda ayrıntılı olarak zikrettiğimiz bu üç anahtar ile dilimize, gönlümüze, nefsimize, neslimize, değerlerimize ve zamana sahip çıkmak; insan ve toplum olarak çok güçlü bir medeniyet kurmak; dünyamızı ve ahiretimizi gül bahçesine çevirmek zorundayız.

Velhasıl-ı kelâm, Türk milletinin hem diline hem gönlüne hem de kültürüne sahip çıkmıştır Yunus.  İslâm’ın, tasavvufun ve Dost bildiği Hakk’ın bülbülü olduğu kadar Türk dilinin, millî irfan ve vicdanın da bülbülü olmuştur. Hem de en yanık, en içli ve en sevdalı bülbülü… İşte bu müstesna özelliğidir onu “Bizim Yunus”umuz yapan. Bu nedenle adı hâlâ hayırla yâd edilmekte, şiirleri 700 yıldır hem dilimizde hem de gönlümüzde yaşamaktadır.

Diğer gönül erleri Şeyh Edebalı, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Eşrefoğlu Rumî, Hacı Bektaş-ı Velî, Hacı Bayram-ı Velî, Tapduk Emre, Ahî Evrân, Mevlâna, Emir Sultan, Akşemseddin, Somuncu Baba, Aziz Mahmut Hüdai, Gül Baba -ve adını buraya sığdıramayacağımız daha nice Allah dostları- gibi “Bizim Yunus”un da bu topraklarda neşet etmesi, milletimiz için İlahî bir lütuftur. Bu müstesna ve mübarek zâtların kıymetlerini bilmek; görüşlerine, davalarına, hatıralarına sahip çıkmak gerekir.

Onun sözleri süsten, riyadan ve gösterişten uzaktır. Özü, sözü, işi, yolu dosdoğrudur. Hizmet ettiği kırk yıl boyunca Hocası Tapduk Emre’nin dergâhına nasıl eğri odun sokmamışsa; fikrimize, irfanımıza, dimağımıza, gönlümüze ve lisanımıza da eğri bir his, fikir, tasavvur ve hayâl sokmamıştır Yunus.

Onun hakkında yazılar yazmak, yazılanları okumak, şiirlerini ezberlemek, ona medhiyeler düzmek marifet değildir. Yunus, hâldir, gönüldür, yaşantıdır. Asıl marifet onu bilmek, sevmek, en önemlisi de yaşatmaktır. Yaşatmanın yolu da onu yaşamaktan geçer.

Saim Sakaoğlu’nun uyarısına kulak verelim şimdi de: “Unutmayalım ki Yunus Emre, Türk dilini, estetiğini, dünya görüşünü yüzlerce yıl öteye taşımıştır ve taşımaya da devam edecektir. Bu bakımdan onu sevmeye, korumaya ve yaşatmaya mecburuz. Çünkü Türk edebiyatı yeni bir Yunus Emre’yi yetiştirecek ortamdan çok uzaklardadır.”

Hepimiz, kendi hikâyemizin baş kahramanı olmak zorundayız bu dünya sahnesinde. İlmimizi artırmak, aşk şerbetini içip bâtın deryasına dalmak, kendi özümüzdeki “ben”i bilmek, Dost/ Hak kapısının eşiğini bulmak, hakikate ermek, hakkı tutup kaldırmak, “miskin” iken “emre” olmak; kısacası “adem”e galebe çalıp tam anlamıyla “âdem” olabilmektir asıl rolümüz.

Tüm mesele mâsivayı terk etmek; iman güneşi, aşk ateşi, kalp selameti ile iç ve dış kirlerden, batıl fikirlerden, şeytanî vesveselerden, ahlakî erozyonlardan ve dünyevî oyuncaklardan arınabilmektir. Çamur iken cevhere, kömür iken mücevhere dönüşüp emanetini Yüce Yaratıcı’mıza selametle teslim etmemizdir hikâyenin sonunda bizden beklenen.

İşte bu noktada Koca Yunus’tan öğreneceğimiz çok şey var. Zira onun her dizesi bir ders, her şiiri başlı başına bir okuldur. Dilimizden düşüremediğimiz pek çok vecizesi, tarihin, vicdanın, millî şuurun ve güzel Türkçemizin alnında şerefle parlayan elmastan bir kitabe, muhteşem deniz feneri, kılavuz Zühre Yıldızıdır.

Yunus’u bulan, bilen, anlayan, yorumlayan, yaşayan, yaşatan ve çoğaltanlardan olmamız dileğiyle…

Onun muhteşem sözüyle noktalayalım yazımızı: Biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun. Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun. Bilmeyen ne bilsin bizibilenlere selâm olsun…

*****

Türkçenin saf, yalın ve duru kelimelerinin, “Hakk’ın Şeyda Bülbülü Bizim Yunus”un gönlünde nasıl ahenkli, pırıltılı, derin ve özgün anlamlar kazandığına dair bazı pırlantalar:

*Aşksızlara verme öğüt/ Öğüdünden alır değil/ Aşksız kişi hayvan olur/ Hayvan öğüt bilir değil.

*Ben gelmedim dâvâ için/ Benim işim sevi için/ Dost’un evi gönüllerdir/ Gönüller yapmağa geldim.

*İlim ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir/ Sen kendini bilmezsin/ Ya nice okumaktır.

*Ölüm haberi gelmeden/ Ecel yakamız almadan/ Azrail hamle kılmadan/ Gel dosta gidelim gönül.

*Beni bende demen, ben de değilim/ Bir ben vardır bende, benden içeru.

*Ben yürürüm yane yane/ Aşk boyadı beni kane/ Ne âkılem ne divâne/ Gel gör beni aşk n’eyledi.

*Canlar canını buldum/ Bu canım yağma olsun/ Assı ziyandan geçtim/ Dükkânım yağma olsun.

*Aşk şerbetinden içdüm/ On iki ırmak geçdüm/ Denizler bendin deştüm/ Ummândan taşup geldüm.

*Benim o aşk bahrisi/ Denizler hayran bana/ Derya benim katremdir/ Zerreler umman bana.

*Dağlar ile taşlar ile/ Çağırayım Mevlâ’m seni/ Seherlerde kuşlar ile/ Çağırayım Mevlâ’m seni.

*Elif okuduk ötürü/ Pazar eyledik götürü/ Yaradılmışı hoş gördük/ Yaradan’dan ötürü.

*Sen sana ne sanırsan/ Ayruga da onu san/ Dört kitabın manası/ Budur eğer var ise.

*Gönül Çalab’ın tahtı/ Gönüle Çalab bahtı/ İki cihan bedbahtı/ Kim gönül yıkar ise.

*Bir kez gönül yıktın ise/ Bu kıldığın namaz değil/ Yetmiş iki millet dahi/ Elin yüzün yumaz değil.

*Söz ola kese savaşı/ Söz ola bitire başı/ Söz ola ağulu aşı/ Bal ile yağ ede bir söz.

*Gelin tanış olalım/ İşi kolay kılalım/ Sevelim, sevilelim/ Dünyaya kimse kalmaz.

*Geldi geçti ömrüm benim/ Şol yel esip geçmiş gibi/ Hele bana şöyle geldi/ Şol göz yumup açmış gibi.

*Bir garip ölmüş diyeler/ Üç gün sonra duyalar/ Soğuk su ile yuyalar/ Şöyle garip bencileyin.

*Aşkın pazarında canlar satılır/ Satarım canımı alan bulunmaz/ Âşık öldü deyu salâ verirler / Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez.

*Cennet cennet dedikleri/ Birkaç köşkle birkaç huri/ İsteyene ver sen anı/ Bana seni gerek seni.

*Yunus ne hoş demişsin/ Bal ü şeker yemişsin/ Ballar balını buldum/ Kovanım yağma olsun.

*****

Yararlanılan Kaynaklar:

Atik, M.Kemal, Prof.Dr, Ahmed Yesevî’den Seyranî’ye, Bütün Yönleriyle 1.Develi Bilgi Şöleni, Develi Belediyesi, Kültür Yay., Develi, 2003.

Gökdemir, Sevgi ve Gökdemir, Ayvaz, Yunus Emre Güldeste, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1990.

Kartal, Ahmet, Anadolu Selçuklu Devletinde Dil ve Edebiyat, Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, 2008, sayı: 2, sayfa: 95-168).

Pala, İskender, Od, Kapı Yay., İstanbul, 2015.

Yağmur, Selim, Yunus Emre Divanı, Dergâh Yay., İstanbul, 2012.

http://bizimyunusss.blogspot.com/2016/05/od.html

http://hayatitek.com/yunus-emrede-turkce-sevgisi/

https://hyayinlari.com/turkcenin-mana-kapisi-bizim-yunus/

http://kayserihaber.com.tr/kose-yazilari/bizim_yunus2-2861.html

http://lisaniask.com/suleyman-kalkan/hikaye/bizim-yunus/

http://www.siirparki.com/tanpinarduz8.html web adresinde yer alan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Yunus Emre” adlı yazısı; Edebiyat Üzerine Makaleler, s.133-136.

http://www.siirparki.com/yemreyedair2.html web adresinde yer alan, Prof. Dr. Saim Sakaoğlu’nun “Yunus Emre’nin İki Dünyası: Sevgi ve Bilim” adlı yazısı; Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, Aralık 1991, sayı: 480, sayfa: 444-458.

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/650255 web adresinde yer alan, Zeynep Korkmaz’ın “Yunus Emre ve Anadolu Türkçesinin Kuruluşundaki Yeri” adlı yazısı.

https://islamansiklopedisi.org.tr/yunus-emre
https://www.diyanethaber.com.tr/aylik-dergi/turkcenin-sut-disleri-yunus-emre-siiri-h14392.html
https://www.skylife.com/tr/2012-03/bizim-yunus-un-romani

*****

Yorum Yaz