BİR ESİRİN FERYADI / KEMAL TÜRK

*Yazılan bu öykü, 189 yıl önce yazılan bir dizeden esinlenerek yazılmıştır.

 
         Eylül ayının serinliği her şeye rağmen Türkan gelinin gönlüne de düşüvermişti. Taştan duvarların çevrelediği toprak damlar arasında, köy meydanı olarak kullanılan alanda davul ve zurna çaldılar, iki pehlivan düğün akdini mühürler gibi güreşerek birbirlerini yerlere vurdular. Genç kızlar ve köyün kadınları içinde ayrıca bir kına gecesi yapıldı, mevlit okutuldu. Sefil Ali’nin hediye ettiği gelin elbisesi, kadınlar tarafından alafranga görünmüştü. Buna mukabil genç kızların ağzının suyu akıyordu. Gelinliği görenler günlerce susuz kalmış, damar damar çatlamış toprağa inat yeryüzüne eylül-ekim aylarında çıkan Vahvah çiçeğini anımsadılar. Her türlü zorluğa, umutsuzluğa inat ben ölmedim diyen, Tanrı’nın bile hor gördüğü topraklarda bir topluluk kurmak, çoğalmak isteyen, insanlara umut aşılayan, diriliş tohumlarını yüreklere serpen, Vahvah misali gözleri kamaştırıyor, geceye katılan herkesi kıskandırıyordu. El öpme merasiminden sonra iki sevgili taştan yapılmış, toprakla sıvanmış hanelerine gönderildi, sanki toprağa atılan tohumlar misali.

          Tepelerde köyü kuşatan askerler aldıkları emirle harekete geçti. Sokaklarda gecenin karanlığında siyah bir yılan gibi hareket eden gölgeler evlerin kapısını yumruklamaya, uyumak üzere olan insanları yaka paça toplayarak, eli silah tutabilecek ahaliyi meydan da toplamaya başladı. Vah Vah Çiçeği karşısında duran damadın kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi atarken, gelin ise gözlerini yumarak hayaller kuruyor, mutlu bir ocakta yaşayacağı için yaratıcıya dualar ediyordu. Birbirlerine tatlı sözler söylemeye çalışırken, kapı yumruklarla ve tekmelerle dövülüverdi. İçeri giren iki asker Ali’yi sürükleyerek dışarı çıkarırken, olanları anlamaya çalışan Türkan ise susuz kalan çiçek gibi solgun bir hale dönüşüverdi. Erkekler az önce davulların çaldığı, pehlivanların güreştiği meydanda toplandılar. Uzun konuşmalardan sonra köylerinin işgal edildiği eli silah tutan erkeklerin ise esir olarak götürüleceği söylendi. Tutsaklar arasında bulunan Ali kanlı gözlerle geride bıraktığı yarini dar sokaklardan geçerken gözleriyle aramaya başladı. Köyde kalanlar feryadı figan ederken  kurak ve çatlamış vatan toprağını gözyaşlarıyla ıslatıyorlardı. Sıra sıra elleri bağlanan esirler köylerini bırakarak karanlıkta kayboldular. O an mezar olsa da girsek, uçurum olsa da koşsak, ateş olsa da atlasak diye düşüncelere kapılıyor, yüzlerinden pişmanlıkları okunuyordu. Çaresizce günlerce, dağlarda, bataklıklarda, taşlarda yürütüldüler. Dinlenmek içinse işgal edilen diğer köylerin camilerinde tıka basa doldurularak hakaretlere maruz kaldılar.

       Türkan, sevdiğine kavuşamadan ayrıklık acısı yüreğine oturmuş, duyduğu derin ıstırapla solmuş, saçlarını yoluyor yüreğinde yanan ateşi tüm vücudunda hissederek feleğin çarkına inat sevdiğini düşünüyor, yaşadıklarının bir rüya olduğuna kendini inandırmaya çalışıyordu. Oysaki yoksullukla, yokluk ve kimsesizlikle yaşadığı ömründe Ali’ye Vah Vah Çiçeği gibi umut olmuş, sarı gelinliği de zaten bu nedenle kabul etmişti. Toprağa düşen tohum gibi umuttu, gecenin zifiri karanlığında parlayan yıldız, yaz sonunda her bitkinin benden bu kadar dediği bir anda şimdi sıra bende diyerek yeryüzünü kaplayan Vah Vah çiçeğiydi. Kader ona mutluluğu çok görmüş, yuva kurup yavruları olmasını daha ilk andan itibaren istemiyor gibi ağlarını ördü. Ana olacak, evinin kadını olacaktı. Türkler Analarını çok severdi. Çünkü ana hiçbir zaman yavrularını zor zamanında yalnız bırakmazdı. Arkadaşları Türkan’ı kollarından sürükleyerek evinin bahçesine çıkardılar.

      Tutsak kafilesi yollarda ilerlerken, arkadan bir ses:

     -Nereye götürüyorlar?

     -Bilmem ki?

      Günlerce yol gittiler, bildikleri topraklardan uzaklaştıkça zindana düşmüş savaşçılar gibi umutlarını kaybediyorlardı. Ayaklarındaki çarıklar yırtılmış, ellerindeki ipler bileklerine derin yaralar açmış, içlerine akıttıkları gözyaşlarını koyacak yerleri kalmamıştı. Yolları üzerindeki yanmış yıkılmış köyleri, kapı önlerinde kanlar içindeki insanları, duman tüten evleri gördükçe bir daha kutulamayacakları duygusuna kapılıyor, aldıkları dipçik darbeleriyle ölmeden ölüme yürüyorlardı.

         Derken önlerine bir nehir çıktı. Yağmurların uzun zamandır yağmadığı bu topraklarda bu kadar coşkulu akan bir suyla ilk defa karşılardı Sefil Ali. Kıyıya toplanan esirler üçerli gruplar halinde kayıklara bindirilip karşıya geçiriliyordu. Yolculuk boyu envai işkencelere ve hakaretlere maruz kalmışlar fakat gördükleri manzara karşısında heykel gibi donmuşlardı. Suyun bu mevsimde bu kadar hızlı ve coşkulu akması daha önce böyle akan suyu bir arada görmeyen esirleri korkutmuştu. Zorla kayıklara bindirilen esirler karşıya geçiriliyordu, derken Sefil Ali’nin yüreğine karanlık çöktü. Bir daha sevdiğine kavuşamayacağı fikri, zihnine hâkim oldu. Ne yapıp edip karşıya geçmemeliydi. Eğer geçerse bir daha dönemeyeceğini, uzun zaman önce köyden götürülen babasının dönmemesini hatırladı.

          Ne yapmalıydı? Kaçmak için artık çok geçti, kayığa zorla bindirilmiş, nehrin ortasına doğru yol almaya başlamıştı. Ali, biran önce karar vermeliydi, verdi de. Kendini bir çırpıda suya attı. Askerlerin bağrışları arasında suya gömüldü birden. Nefes aldıkça su yutuyor, elleri bağlı olduğu içinde çırpınamıyordu. Gözlerinin önüne Vah Vah çiçeğim diye sevdiği biricik aşkı Türkan geldi. Gözleri gülüyor, yüzündeki tebessümü paylaşmak istercesine ellerini uzatıyor, bunu gören Sefil Ali, bağlı ellerini kaldırdı, son bir defa kurumuş toprakta çiçek açan bir çiçeği koklamak isteyen bir çoban gibi uzattı ellerini, sevinçten gülümsemeye başlamıştı ki patlama sesi sonrası sevdiğiyle arasına kırmızı bir renk hâkim oldu. Gözleriyle bakarken göğsünün sol tarafından kanların aktığını fark etti, tam da bu anda karşısında ellerlini uzatmış bekleyen Türkan’ın kendisinden uzaklaştığını daha doğrusu kendisinin suyun derinliklerine gömüldüğünü hissetti. Baş başa kaldıkları ama karı koca olamadıkları anı düşündü. Karşısında sevdiği kadın kendisine gülümsüyor, seni seviyorum Ali’m…

        Herkes gözyaşlarına boğulmuş, boğazlar düğüm düğüm olmuştu. Bir esirin feryatnamesi bu kadar insanı ağlatmış, ağızdan ağza nakledilen ağıdı bir daha dinlemek için ısrar etmişlerdi:

        Ozan dizeleri bir bir söylemeye başladı:

Şimdilik bir derde olduk giriftar

Ruzu şeb işimiz oldu ahı zar

Elimize geçse idi girerdik mezar

Zulmü bize gayet yaman ettiler

Yolun çamura battık geberdik

Merkub’u çizmeyi attık geberdik

Samanlı neciste yattık geberdik

Öküz ahırına mihman ettiler

Kayıkla geçtik Asi suyundan

Yıldık Arapların kötü huyundan

Ayyaşlık anların vardır suyundan

Zira bizi suya kurban ettiler

Yorum Yaz

11 yorum “BİR ESİRİN FERYADI / KEMAL TÜRK”