BİR ARDAHAN GÜNCESİ / ALPARSLAN KAR

Havalar soğumaya başladı kış mevsimi yavaş yavaş kendi özelliklerini bize sunmaya hazırlanıyor ve görünen her şey ortada… Ufaktan ufaktan yağmurlar kara dönüşmeye başladı, rüzgârlar esip yürürken kulaklarımızı, burnumuzu üşütmeye başladı. Artık güneşin parlak yüzünü ne kadar fazla görürsek bizim için iyi çünkü pek sık karşılaşamayacağız DÖRT yâda BEŞ ay boyunca. Ancak bunlar beni üzmüyor çünkü aylardan beri kış mevsiminin gelmesini bekliyorum ben, aslında sadece bu sene de değil her yaz mevsimi bitiminde sonbahar mevsimini yaşarken nedense kış mevsimi gelsin diye bir bekleyiş içine girerim. Belki de kış mevsiminde yaşadığım anılar beni bu mevsimin gelmesiyle bu kadar sevinmeme yürüyüştür.

Şöyle hatırlıyorum kış mevsimini; herkes bilir herkeste çok sever biliyorum sabah kakıp camdan dışarı baktığında etrafın beyaz bir örtü altında kaldığını ve yağan kar tanelerinin yavaş yavaş gökyüzünden aşağı doğru süzüldüğünü. Birden bir heyecan kaplar insanın içini, sanki daha önce böyle bir görüntü görmemiş ve ruhu bu görüntüye alışık değilmiş gibi. Ama bu görüntü yaşam boyunca hayatımızın her anında ve her kış mevsiminde gösterir yüzünü… Peki, nedir bu gösteriyi her gördüğümüzde bizi heyecanlandıran? Ben şöyle bir cevap verdim: ‘herhalde karın beyazlığına giden yol insanın içine bir ferahlık bir temizlik hissi veriyor, az bir zamanda olsa etraftaki kötülükleri, pislikleri kapatıyor’.

…Bir kış mevsimi gecesi yine hava soğuk rüzgâr esiyor kar delice yağıyor, kar taneleri rüzgârı da arkasına alarak evin yüzüne doğru öyle delice vuruyor ki sanki dışarıda küçük çocuklar ellerine taşları almış evin camlarını taşlıyormuş hissi veriyor. Bu taşlamalar bazen artıyor bazen yavaşlıyor. Az sonra bakıyorsun elektrikler kesiliyor beş dakika sonra tekrar geliyor. Yine kesiliyor bu sefer yarım saat sonra geliyor. Ve en sonunda hepten kesiliyor ve bir daha da gelmiyor. Bundan sonrada yapılacak tek şey kalıyor yatıp sabahın olmasını beklemek… Yatıyorsun ama bir türlü dışarıya bakmaktan kendini alamıyorsun on dakika da bir cama kalkıp acaba kar yağıyor mu diye bakıyorsun, bu kadar kötü havaya rağmen yine de seviniyorsun. Gece ilerliyor sıcaklık biraz daha düşmeye başlıyor rüzgâr şiddetini bir kat daha artırıyor.

Birden bakıyorsun ufaktan kar taneleri dökülüyor heyecanlanıyorsun ama az sonra tekrardan durunca içten içe üzülüyorsun neden yağmak istemiyor diye kar yağmasını beklerken böyle kalk yat derken bilinmeyen bir uykuya ve seni çağıran uykuya dalarsın…

Birden sabah olmuş kendi içindeki sıkıntıların ağırlığını ölçerken hemen camdan dışarıya bakmak geçer insanın aklından acaba kar yağdı mı diye. Heyecanlı bir şekilde perdeyi kenara çekip camın buğusunu silerek dışarı bakarsın ve içindekilerin hiç kötü bir şey olmadığını anlamaya çalışırsın, birde ne göresin yine yağmammış kar! Yine yağıyormuş gibi yapar ama hava gece olandan daha da serttir, rüzgâr gece estiğinden daha şiddetlidir, sıcaklık gece olduğundan daha soğuktur dışarıya çıkıp dolaşmak nerede ise imkânsızdır. Bu biraz olsun umuttur, belki bu gece yağabilir kar…

Gün içinde hava bazen sertleşir, bazen de biraz daha sakin bir tavır takınır. Kış mevsiminin bütün özelliklerini sunar. Bize bir günde böyle saatleri geçirdikten sonra artık bir şeyler yapma zamanım yolculuğumu başlatma anım gelmiştir. Üzerime düşenlerin toplamını bir şekilde yaparken sadece gözlerim görünecek şekilde umutlara doğru kaldırdım ve yola koyuldum. Yirmi beş dakikalık bir yürüyüş yolculuğunun sonunda o meşhur bayıra, rüzgârın şiddetinden korunmak için başımı aşağıya eğerek çıktım. İlk üç dersten çıktığımda hava kararmaya başlamıştı. Hava yine sertleşiyor, rüzgâr yine hızını artırıyordu. Yeni ders başladı dersin ortalarına doğru arkadan bir ince sesli arkadaş “hocam bakar mısınız ne güzel kar yağıyor.” birden kafamı çevirdim o kadar şiddetli bir kar yağışı vardı ki bir anda yerler bembeyaz olmuş ve yerdeki kar kalınlığı her dakika biraz daha artıyordu. Hava geceyi bile bekleyememiş ve artık yeter deyip bütün her şeyi bırakmıştı yeryüzüne. Artık etrafa bakıyorum, herkes hocanın ders bitti lafını bekliyordu. Hoca “ders bitti çıkabilirsiniz.” Dedikten sonra herkes dışarıya koştu. Kapıdan çıkar çıkmaz bir dakika içinde kardan adama dönmüştü herkes, ama kimse aldırış etmiyordu devam ediyordu şiddetli kar yağışının altında kartopu oynamaya…

Birden sırtıma bir kartopu geldi arkama dönüp baktığımda kartopunu atanın o olduğunu gördüm heyecanlanmıştım bu beklide benim için bir fırsattı bu… Bende bir kartopu yapıp ona attım. Ama canını yakmamak için kartopunu bilerek vurmak istemiyordum ona çünkü canının yanmasına dayanamazdım. Ancak böyle yaptıkça o bana “sende hiçbir kartopunu bana vuramıyorsun” diyen sesin ve bana gülüp istediği gibi saldırıyor olması, eğlendiriyordu ruhumu… Zaman hızla akan bir şerit gibi gözümün önünden geçiyordu ama ben hiç aldırış etmiyordum zamana ve insanların dediklerine, yeter ki benimle kalsın insanlar benim yanımda olsun! Bu yeterliydi benim için giden geri gelmeyecekti çünkü… Kar yağmaya devam ediyor insanların bakışları puslanmış, saçları ıslanmış, elleri titriyordu. Birçok yerde dolmuşun gelmesini bekleyen kalabalıklar… Sanki doğanın bir güzelliğine bin güzellik daha katılmış gibi geliyordu bana rüzgârların ve beyazın dans ediş senfonisi. Arkadaşları ile karın üzerinde fotoğraf çektirmesi güzel insanların sıcak yüreklerini ortaya koyması ne kadar önemli bir şeydi. Fotoğraf çekilirken hiç tanımadığım hayatların verdiği pozlardaki sevecenliği, neşesi yerlerde oturup sanki hiç kar yokmuş gibi davranmaları, soğuktan kıpkırmızı olmuş yüzleri ve burunları, gülmekten yaşarmış gözlerini, soğuktan çatlamış dudaklarını ve ıslanarak tel tel olmuş, yanaklarını bir birine yapışan arkadaşları sanki bir film izliyormuş gibi izliyordum. Her karesini beynimin bir köşesine kayıt ediyordum. Başındaki mor şapkayı, hiç unutmadığım, defterlerimi her defasında tutmak isteyen o naif bayanları da öyle… Hele her yeri mor olan ve soğuktan şikâyetçi olan giydiği boğazlı mor kazağı, gri beyaz kareli kabanlı dolmuşa binen ve şikâyet eden hiçbir şeyi unutmak istemiyordum. Ara saatleri bitip okulun içine girdiğimizde herkes tepeden tırnağa kadar ıslanmış, herkes titriyordu. Kantin muhabbetlerinin arkası kesilmek nedir bilmiyordu. Ama herkesin yüzünden bu kadar şikâyete karşın gülücükler dökülüyordu. Ben hemen kaloriferin yanına gidip oturdum biraz olsun ısınmaya çalışırken, yanıma gelip hiçbir şey sormadan oturan dostlarım vardı… “Çok üşüyorum ağabey, her tarafım ıslak, bu kar niye bitmez burada…”

Bir rüya gibi beyazların özü…

“Abi, abi kalk sabah oldu, her taraf kar dolu ne güzel kar yağıyor.” Yavaşaca gözlerimi açtım annemin ben her defasında uyarışları geldi aklıma… Bu silkinmenin ardından ev arkadaşlarımın o hayata tersine gidermiş gibi yüzüme çarpan sözlerinden sonra dışarı bakmaya cesaretim yoktu.

Zorda olsa kalktım perdeyi açıp camın buğusunu sildikten sonra dışarıya baktım etraf bembeyaz bir örtü ile kaplanmış, maceranın eşiğine kendimizi hazırladık yine. Gökyüzünden kar taneleri o kadar güzel yağıyordu ki sanki yukardan birisi pamuk bir yatağı açmış pamuklarını makasla kesip teker teker aşağı titiz bir özen ile atıyor ve onlara sakın birbirinize çarpmayın diyordu. İçimi bir burukluk sardı ve düşüncelerimin ipini yine serpiştirdim. Yine kış ve yine hararet, yine şikâyet sendelemeleri… Olumsuzlukları sıralayacak insanlar, bir anda aklıma geldi. Yine kar yağıyor yine hatırlıyorum o günleri hatırlıyorum. Bir an önce koşarak okula giden dostlarımı ve yirmi beş dakikalık o dik yokuşu soğuktan kıpkırmızı olmuş ellerini, burnunu ovuşturanları, gülmekten yaşarmış gözlerini, üşüdüğünden titreyen ellerini, soğuktan çatlayan dudaklarını hatırlıyorum. Islanarak tel tel olup yüzüne yapışan kar tanelerini, başındaki mor şapkayı, üzerindeki mor boğazlı kazağı ile dik yokuşa tırmanan garip kızı, gri beyaz kareli kabanı hatırlıyorum, gülücüklerini hatırlıyorum dostlarımın ve hocalarımın… Üşüdüm deyip yanımda gelip oturmaları ve yanımdaki çay sohbetlerini hatırlıyorum. Ben her gece yaşıyorum bunları, her kış gecesinde rüyalarımda görüyorum O şehrin kan damlayan gözyaşlarını… Ama artık bunlar olamaz bunu biliyorum ve ben bunların hepsini fevkalade özlüyorum.

O günlerden bu zamana artakalan gerçek, geçen zamanın da her kış mevsimi geldiğinde, beni bir bir geriye sarması ve ruhumu kalan yerde bırakması… Her sabah uyanıp etrafı bembeyaz gördüğüm günleri hatırladıkça içimi bir hüzün kaplar da kaplar. Nedensiz unutulanlar limanındaymışım gibi hissederim kendimi. İstemem artık yağmasın kar etraf olmasın bembeyaz, silmesin tüm kötülükleri, temizlemesin bütün pislikleri istemiyorum hatırlatmasın, bana küllerimden doğduğum o serhat şehri, çekilin duygular coşmayın, umudum bittiği gün ağladıkça azalan ömrümü susturuyorsun.

Yine kış geldi biliyorum yine özleyeceğim… Peki, öyle olsun. Ben hiç başlamadım ki sen yaktın bu hayallerimi ey ıssız şehir!

BİR ARDAHAN GÜNCESİ- 2

“Her kelimenin yanı başında o harfin söze yakınlığı dururmuş! Sana binlerce melek gönderdim. Beyaz melekleri hissettin mi okurken? İşte yazma nedenim o beyaz kristallerin güneşte kırılgan ışığa dönüşmesi ve sen fark ettin mi ben sana uzaktan bakarken beyaz melekleri?”

Her şeyi birbirine bağlamaya çalışıyorum ama bunu yapmak çok zor… Hayat o kadar karmaşa taşıyor ki içinde tutamıyorum KENDİMİ çoğu zaman… Yüreğimle her yere koşuyorum ama hani yangının her yanı sardığı anda ne yapacağını şaşıran, öylece olduğu yerde kalan itfaiyeci gibi kalıveriyorum ben…

Kardan küllerin ve armoni oluşturan kayaların üstündeyim. Dağlar kayalara çarpıyor ve her zaman ahenk ile söylüyor şarkısını bize. Kar taneleri yüzüme çarpıyor ve ben öylece duruyorum rüzgârlarda arıyorum o ruhumun izini. Seni biliyorum diyenlerin sadece orada seslerini duyuyor ve çekiliyorum derinlerdesin usta yine derler hep yüzüme kar taneleri insanlardan uzakta… Ahu bakışlı dağların kucağında çiçeklerim var biliyorum ve sen yönünü dönmüş kardelen arıyorsun, çiçeklere bakıyorsun yeniden yanılıyorsun. Yalnızca bahar aylarında taşıdığın kucağında evet kucağında taşıdığın o kayıtsız ve mutlu çiçeklerini arıyorsun bu bembeyaz eteğinde…

Keşke; onca acı, günah, yalan, riya aynı kucakta taşınmasaydı. Biliyorum ki sana olan haz ve hız duygum belki de yabancı sana onu hala taşıyorsun belki alışkanlıkla ama benim aşkım, ölümsüz! Kucağında taşıdığın yabancı bir çocuğu kucağında taşımak kadar uzağım sana ve zifiri ruhuna şimdi.

Seni düşünüyorum ve düşler etrafımı sarmaya başlıyor ve seni düşünmek düşlerde yaşamak demek ben bunu hep biliyorum. Bilenlerin de görmezden geldiklerini de biliyorum kalbin biliyor kalbimi… Onlar bu bedenlerden önce sadece içinde büyüttüğü sıkıntılarını görüyordu senin yeşile yakın beyaz eteğinde.

Sere serpe yatmış rüzgârlar tanıyorlar birbirlerini sanki. Sonra elime bir elmas alıyorum ve o elmasın içine doğru bakıyorum, kafamı güneşe kaldırıyorum ışık yavaşça kırılıyor… Boyutlar değişiyor ve enlemim ile birlikte paralelim kayboluyor. Artık yaşadığım bir dünya kalmıyor sessizce esen rüzgârla eteğinden gelen beyaz duygularla şehrin üstünden ve aşıyorum. Yürüyerek bir bir derin fırtınaları çünkü sakladığın o Ahu bakışların benim aklımın bir yerinde donakalmış tıpkı eteğinde donan beyaz ışıklar gibi ve sonra unutuyorum onları da ve sonra bir tepeye geliyorum, bir at görüyorum vadide atın gözünde bir an yansıyan o hoyrat bakışlı sesini görüyorum. Uzakta ama bir şekilde yakında ben kovalıyorum soğuk kış günlerinde…

Gözlerinde dünyanın tüm mevsimleri gizlenmiş isimsiz atı eteklerinden tanıyorum. İlk kaydettiğim an bu oluyor ve kaydedildi ruhuma o soğuk sisli günde Ahu bakışların! Sonra sana doğru gelmek istiyorum ama birden yer, zaman ve mekân değişiyor… Başka bir yerdeyim şimdi… Çiçeklerle dolu bir yer… Bir an elmasın içinde miyim? Yoksa dünyada mıyım diye düşünüyorum ama çiçekler beni baştan çıkarıyor. Bir tılsımdır bu belki kuş seslerinde gizlenmiş sana dair her şeyin çiçeklerle bir büyü olacağı geliyor aklıma ve bende çiçekler topluyorum senin hep kalan o bembeyaz güzelleşen düşlerin için… Ahu bakışlarında sardunyaları, tırmandıkça siyah gülleri, alnına papatyadan taçları, ellerine nergizleri, aklına her renkten ruhuna yamaçlarında yapışmış menekşeleri ve kalbine gelincikleri hediye etsem: bu yalnız ruhumu duymuş olur musun? Sonra belki yürürüm yine sen çağırırsan kardelenlerin içinde.

Şehirler var, insanlar var, koca koca yol şeritleri var arada… Galiba bizi biz yapan budur. Ancak aramıza mesafeler koyarak yaşayabiliyoruz… Sen çok uzaklardasın ve aramızda şehirler var, aşılmaz yüce dağlar ama gene de sesini duyuyorum ben… Uzak ve derin ama duyuyorum ve sana gelmek istiyorum koşarak ve ben biliyorum ki beklemek gerek! Dolması gereken zamanlar var, hala dolması gereken boşluklar… Ve karışıklığın üstüne bir rüzgâr esiyor, seni görüyorum ve arkanda uzakta bir karışıklık var ama rüzgâr saçlarını havalandırıyor ve ben artık görmez oluyorum. Rüzgârın savurduğu saçların örtüyor karışıklığı elimi tutuyorsun ve beni götürüyorsun rüyalarımda gözümü kırpmadan geliyorum seninle… Seni seviyorum her paragrafta, her çalışmada ve her öyküde saklı karışıklığa rağmen istinasız bu sevgiyi sana bunu veriyorum senden bunu alıyorum. Avucumda sıkıca taşıyorum onu çünkü ben bir sürü isim verdim sana ama her isimde yanılmışım ben çünkü kâinat senden ibaret sen varsan her şey var. Yoksan hiçbir şey yok o fırtınalı günlerde bembeyaz güzelliklerde ve seni anlatmaya çalışıyorum herkese her şeye inan bana sonsuza kadar anlatmaya devam edeceğim.

Belki rüzgâr bembeyaz eteklerindeki ışıkların kırdığı kristallerden saçlarının kokusunu getirir ve belki gözlerinin bir kez daha bana puslu baktığını görürüm mesafelerin arkasında bana belki bir kez daha gülümsersin. Belki buz gibi bir sert karasal iklim kışında dişlerim birbirine vururken kucaklarsın beni. Kafamı kaldırdığımda hoş geldin dersin, bende sana sen var oldukça yüreğim sıcak olacak diye fısıldayacağım… Belki bir dahaki karşılaşmamızda ev bakarız kendimize umutlarımızın çırpınışları sona erer. Oturulacak bir yıldız olur bu etrafında toplandığımız ve senin için memleket türküleri söyleyenlerin aşkını bir kere daha izleriz.

Sen o dik yamaçlarınla zamanı durdurmak için bana haber salarsın ben de habersizliğin verdiği acıyı üstümden çıkarıp yanına ve yarına ışık olan bakışlarına kavuşurum, Ardahan! Hepimizin ihtiyacı var dönüşmüş aşka iyi ki varsın…

Yorum Yaz