BEDAHŞAN, GÜZEL VE AŞK /BÜŞRA BEKTAŞ

Feyzimi ve bereketimi yaslayıp otobüs durağı camına, yine bir akşam. Dondurmadan, öğlenin sarı düşen gölgesinden uzakta, sarmaşıklar binalardan sallanırken görülen o resme, sırtı dönük bir konu konuşalım istedim, benle bana dair. Aslında bunu hep yapıyorum zaten. Balık yerken mutfak masasında, yürürken yolda ya da boş boş bakarken camdan. Ne zaman soğuksa hava, ne zaman kalın giyinmek zorundaysam…

      Okul pantolonumun altında bir içlik, ayağıma üç çorap giymekle başlıyor sanki her şey, o zamanlarımın her eğitim ve öğretim gününde. Bir aralık ocak şubat kadardı sanki tüm yaşam, üç ayın bir yıldan büyük olduğunu öğrendim en çok. Önlüğün altı hep kazak… Eve geldin mi çıkar önlüğü onunla yat sabah yine üzerine giy, yola koyul. Neden? İnsan üşümek istemiyor çünkü, en çok ondan korkuyor, acıtıp yıldırıyor hemencecik. Doğa ne kadar çıplak ve özgürse sen o kadar tutsak ve korkulu oluyorsun kışın. Bütün Cuma namazlarını peşi sıra atlatıp kaçıyordum. Abdest işi zor zanaattı o soğukta. Tuvalette uzun kalabilecek kadar cesur olduğunda ağzından buhar çıkarmanın tadına da vara biliyordun. Yine de kabız olmak istemiyordum, lütfen Allah’ım diyordum lütfen… Köylerin Aralıkları daha fitneydi zaten, daha zorba. Sobalı evde büyüyen bilir bunu, kışın korkarsın banyo yapmaktan. Güğümler ne kadar kaynarsa kaynasın güle oynaya su altına sokmaya ikna edemez seni. Gülü özlersin, kuşu özlersin, güneş batarken ki kızıl düşü özlersin. Ama boş. Hisler üşür, kalbin üşür hatta acıların bile en çok soğukta çöreklenir kalır yüreğine, bunu da öğreniyordun zamanla. Bazı karlı akşamlarda annem hep ağlardı camdan bakarken yola, neden derdim… Ne anlamsız bir soruymuş zamanla fark ettim ama bir daha sormamaya karar verdiğim de annem artık hayatımda değildi. Geç kalınmış bir karardı. Zaten ben tüm kayıplarıma rağmen kararlarıma hep geç kaldım. O; “ne zaman kar yağsa babam şimdi yeni ölmüş gibi, tam şimdi bugün” derdi. Halbuki dedem ağustosta ölmüş, neden her kar yağdığında? Annem de mayısta öldü, ne zaman kar yağsa yeni ölmüş gibi, onu anlıyorum artık. Üstelik anlamış olmayı hiç istemeyerek. Yas ve hasret sıcakta hiç bir şeye benzemiyor. Varlığı var ama ölçülü bir hissi yok. Rüzgarla doluyor içine insanın, bir yandan sarılmanın isteği, hayır diyorsun getirdiğin bu koku… İstediğim bu değil beklediğim bu değil. 
      Karımla tanıştığımda kıştı, çayın en kıymetli olduğu zamanlar işte. Bir bakışta demlenip, içimizi ısıtıyorduk her yudumda, birbirimizle. Aşık olmak o kadar güzeldi ki bedeninde ısısını her zerrene kadar kanıksıyordun çünkü. Kızımı kışın kucağıma aldım. Hastane odası pul gibiydi, belli ki anne ve bebeklerin sağlığı ya da dur dur daha doğrusunu söyleyeyim, hasta ve yakınlarının sıcak bir ortamda olması onlar için önemliydi. Bu vaadi tutturmuşlardı. Ama camdan dışarı baktığında hala kıştı… Vaadin gerçeğe döndüğü yeri münasip bulmuştum ben de kendime, orada duruyordum. Öyle güzel bir gece de bile kışın demindeydim. Sonradan olacakları daha olmadan önce düşünerek…

       Kardeşimi kaybettiğimde kıştı. Kuşlar ne zaman dönecekse o zaman güzel olacak bizim tepelik derdi. Kuşlar bu defa dönmeden, o gitti. Kar çok yağmıştı o yıl, ben hastaydım okula birlikte gitmediğimiz bir gündü. Gün dönümü herkes evine gelirken tipi çıktı. Ben hep o camda kaldım, annem ölene kadar o akşamda kaldı. Su ve ekmek hiç karışmadı sanki kursakta birbirine bir daha. Bir kuşumuz vardı kaçıp gitmişti, Bedahşan onu Kürtçe çağırırsak döner diyordu. Biz okula başlamadan önce Türkçe bilmiyorduk, o yüzden kuşumuza hep Kürtçe yanımızla dokunmuştuk, haklıydı. Bazen kaldırıp kafasını göğe; ‘Rında vere mala’ diye bağırırdı. Bedahşan’ı herkes aradı o gece ama bulunmadı tipide kayboldu gitti. Bir mezarı bile yoktu, öldüğünü kabul etmem için bir taş yoktu orada duran. Kocaman bir adam olana kadar ben de öyle yapar oldum, kafamı göğe kaldırıp vere mal çavemın dedim, eve gel… Gelmedi. Birbirine yapıştırıp ayaklarımızı öyle uyurduk geceleri, bir daha hiç ısınmadı ayaklarım. Ne bir soba dibinde ne bir yorgan altında. Annemle babamın da ölümünden sonra şehirdeki yatılıya geçip oradan üniversite yıllarına adım attım. Ne kuşumuz güzeli ne kardeşimi çağırdım bir daha, gelmiyorlardı çünkü. Karı sevmedim ama ona yüzümüde hiç dönemedim, sanki bana her değdiğinde özlemimden alıp götürdü biraz. 
    Güzel’in annesiyle boşandığımızda yılbaşına yakın bir zamandı. – Evet, O’na kuşumuzun adını koymuştum- eve çağıracaklarımın listesi eksilsin diye… Güneşin riyayla insanları aldattığı ayaz kokan bir günde ayrıldık. Kızımızı haftada bir görmeye razı gelecek kadar seviyordum, üstelik bunun ilerde beni arayıp sormamasına sebebiyet verecek bir şey olacağını hiç bilmeden. Güzel artık gelmiyor bana, baba olmakla açık aram, sevgiler bir kıta, benim şehrimle arasında meridyenler, kutuplar. Karımı hala seviyorum ama iyi bir eş olmakta hep uzaktı bana. O bir dikenli yoldu ben aşkımı yalın ayak bırakmıştım sanki… Bu beyazların ilki saçıma düştüğünde kıştı, tuttuğum takımın en sevdiğim golünü en sevdiğim topçu attığında, ilk cevizli kek yediğim de -üstelik yirmi beş yaşındaydım-, Neşet Ertaş’ı ilk dinlediğimde, O da Beni Seviyor’u ilk izlediğim de kıştı. Sabahın beşinden en korktuğum zamanlar hep kıştı ama babam ne zaman suya gidelim diye uyandırdıysa; ben aslanlar gibi kalkıp gittim onunla. Üşüdüm ama vazgeçmedim. Babamla beraber birşey yapmaktan vazgeçmedim, çünkü onunla bir şey yapabildiğimiz tek zaman hep kıştı. Ne değişti derseniz, hiç bir şey. Mevsim kışsa ben hala korkuyorum beşinden sabahın.

      Kaç otobüs geldi geçti bilmiyorum bunları anlatırken. Bir dışarda olup bitenler var bir de içerde hiç bitmeyenler. Hala duraktayım. İhtiyarlıyorum artık, bizim yönetici gençsin diyor da… Ellerim hiç benzemiyor Bedahşan’la en son uyuduğumuz gece ki haline. Güzel yine çalacak mı zili? Ya da Güzel gelecek mi eve… Ben yalnız bir adam mıyım gerçekten? Yoksa yanlış bir adam mı… Çok acı bizi kış gibi insanlar mı yapıyor? Domatese, kiraya da hep kışın geliyor zam. Hayat bize bir şans verseydi kışı severdim aslında. Akşamı uzun, geceye dönük, gündüzü seyrek ve tadında diye. Olmadı. Bir kardan adam yapabilseydik kardeşimle karıda severdim, hudutsuz ve büyük. Biliyorum gerçekten severdim, acının ağırlığı, işte geliyor yine deyip, bir sıtma tutmazdı o zaman beni, gökten her düştüğünde. 
    Bir mevsime bir ömrü sığdırdım. Acıdan hasretten. Yine de yer yer çocukluktan, umuttan anılarla. Kızımı ve aşkımı buldum bir mevsimde. Aralık ocak şubat dedim ya üç ayın bir yıldan büyük olduğunu öğrendim. Zamanla isimleri de değişti. Bedahşan, Güzel ve aşk. Üçünün bir ömürden büyük olduğunu öğrendim. Her şeyi yendim, eğer bu kışta ölmezsem bahara İstanbul’a gidip artık o şehirle tanışmak istiyorum, kafamı kaldırıp göğüne, son bir kere de kayıplarımı orada eve çağırmak istiyorum. Ve Bedahşan’ı hala çok özlüyorum. Şimdi son otobüse yetişmem gerek.  Çünkü sen bazen hayatın senden aldıklarını bile affede bilirken o senin geç kaldıklarını affedip tekrar vermiyor sana. Kış nedir biliyor musunuz? Hayatın ta kendisi. Yüzünün gerçeğe döküldüğü yer. Haziranda kaybettiklerini bile, hissettiğin esas zaman. Dışını ısıtsan da içini ısıtamadığın…Üç ay bir yıldan büyük olan ve bir ömürden… Bedahşan, Güzel ve aşk…

Bunları da sevebilirsiniz

Yorum Yaz