BÂKİLER’İN GÖZÜNDEN YETİM ASYA

Arif Nihat Asya ile ilgili şimdiye kadar birçok çalışma ve eserleri üzerine birçok inceleme yapılmıştır. Arif Nihat Asya’nın kişiliği üzerine kaleme alınan eser oldukça az olmakla birlikte Yavuz Bülent Bakiler in “Arif Nihat Asya İhtişamı” adlı eseri bunlar arasında müstesna bir yere sahiptir. Çünkü Yavuz Bülent Bakiler, Arif Nihat Asya’nın 20 yıl boyunca yanında bulunmuş, onun birçok yönünü keşfetmiş ve uygun zamanlarda Asya’nın iç dünyasını gözlemleyebilmiştir. Yavuz Bülent Bakiler‘ in Arif Nihat Asya üzerine kaleme almış olduğu söz konusu eser 2008 yılında Size Dergisi yayınları tarafından neşredilmiştir. Eserde Arif Nihat Asya’nın kişisel özelliklerine, küçüklükten son anlarına kadar başından geçenlere, fikri yapısına Arif Nihat Asya’nın anlatılarını not alarak bir araya getiren Yavuz Bülent Bakiler bir bakıma kendi sesinden Arif Nihat Asya’yı okur ile buluşturmuştur. Yazıda Yavuz Bülent Bakiler’ in gözlemlerinden hareketle Arif Nihat Asya’nın çeşitli yönleri ele alınacaktır.

Sözlerime başlamadan evvel Türk milletinin büyük mütefekkiri, şair, yazar, Mevlevi şeyhi,  bir dönem milletvekilliği görevi yapmış, Adana’ya adeta âşık olan Arif Nihat Asya’ya yüce Allah’tan rahmet diliyor. Akabinde geçtiğimiz günlerde rahatsızlanarak hastaneye kaldırılan aslen Azerbaycan göçmeni bir ailenin çocuğu olan Türk şair, yazar,  gazeteci, avukat, şiirleriyle bizleri mest eden Yavuz Bülent Bakiler ’e Allah’tan acil şifalar diliyorum.  

“Ben yirmi yıl Arif Nihat Asya’nın yanında yöresinde oldum. Meclislerinde bulundum. Paltosunu tuttum. Çantasını taşıdım. Evinde, hatıralarını dinledim, kimseye anlatmadıklarını bana yazdırdı. Gideceği yerlere arabamla götürüp getirdim.”(bkz. s. 11)

Sözleri ile eserine başlayan Yavuz Bülent Bakiler, Arif Nihat Asya ile ömrünün bir kısmını beraber geçirmiştir. Kimsenin bilmediklerini öğrenmiş, kimseye bahsetmediği olayları dinlemiş ve kaleme almıştır. Adeta bir usta çırak muhabbetiyle daima can kulağıyla dinlemiş ve kelamlarını tatbik etmiştir. Ortaya büyük bir haz ile okunacak olan Arif Nihat Asya İhtişamı adlı eser çıkmıştır.

Arif Nihat Asya’nın Doğduğu Yer ve Soyu

Arif Nihat Asya, 28 Zilkade 1321 yani 7 Şubat 1904 tarihinde saat sabaha karşı üç sularında Çatalca’nın İnceğiz köyünde dünyaya gözlerini açmıştır. Doğumundan bir hafta sonra babası vefar etmiş ve Arif Nihat Asya yetim kalmıştır. Aslen soyu Türkmen olup,  Tokat’ın Kapusuz köyüne dayanmaktadır. Anadolu’nun fethinden sonra Horasan’dan ve Orta Asya’dan gelen Türkmen boylarının arasında Arif Nihat Asya’nın dedeleri de bulunmaktadır. Tokat’ın Kapusuz köyünde çiftçilik yapan dedeleri bir süre sonra İstanbul’a göçmüşlerdir. İstanbul’a göçen Arif Nihat Asya’nın dördüncü dedesi  Kapısız Hacı Ahmet aynı zamanda da Ahi ustasıdır. 1934 yılında çıkan Soyadı Kanunu ile birlikte Arif Nihat Asya, Kapusuz soyadını almayı düşünmüş, daha sonra İstanbul’da dolaşırken Kapusuzoğlu Moiz tabelası görmüştür. Bunun üzerine Kapusuz soyadından soğumuş ve ata yurdumuz olan Asya soyadını almıştır.

 Arif Nihat Asya’nın Çile Dolu Hayatı

Doğduktan bir hafta sonra yetim kalan Arif Nihat Asya, dört yaşına geldiğinde annesinin yeniden evlilik yapmasıyla da öksüz kalmıştır denilebilir. Çünkü annesi evlendikten sonra Akka’ya giderken Arif Nihat Asya’yı da yanında götürmek istemiştir lakin dedesi asla izin vermemiştir. Annesi daha sonra ne kadar yanına almak istese de dedesi bu konuda taviz vermemiştir ve İnceğiz köyünden boynu bükük ayrılmıştır. Akabinde bir tane daha çocuğu olan Arif Nihat Asya’nın annesi üzüntüye dayanamamış, süt düğümlenmesi olmuş bebek bakımsızlıktan dolayı vefat etmiş ve Mersin’de toprağa verilmiştir.

“Annemi çocukluk yıllarımda hep o tandır evinde arardım. Zaman zaman oraya gider etrafa bakınırdım. Veya tandır yakılınca annem çıkıp gelecek diye gözüm kapılarda beklerdim.”(bkz. s.121)

Arif Nihat Asya bu cümleleriyle en ulvi hislerini Bâkiler aracılığı ile bizlere aktarmıştır. Doğumundan dört yıl, dört ay, dört gün sonra ilkokul eğitimine başlıyor. Balkan savaşları nedeniyle İnceğiz köyünden İstanbul’a göç ediyorlar. İstanbul’a geldiğinde eğitim hayatına Haseki’de ve Kocamustafapaşa Mahalle mekteplerinde devam etmiştir. Arif Nihat Asya’nın dedesi İbrahim Tevfik Efendi “Arif’i okutmazsanız mezarda kemiklerimi sızlatırsınız!” demiştir ve Arif Nihat Asya’nın halası durumun ciddiyetinin farkına varmıştır. Kocamustafapaşa mahalle mektebinden mezun olduktan sonra bugünün ortaokulu olan Gülşen-i Maarif Rüştiyesine kayıt ettirilmiştir. Balkan savaşlarının verdiği sıkıntılarla beraber yoksulluk omuzlarına binmişti. Arif Nihat Asya’yı okutacak güçleri kalmamıştı artık. Bunun üzerine Gülşen-i Maarif Rüştiyesinin müdürü Ali Bey ile Gülfem Hanım istişare etmişlerdir ve Arif Nihat Asya’ya Bolu Sultânisi parasız yatılı yolu görünmüştür.

“Bir tahta çantamız vardı. Gülfem halam çamaşırlarımı, çoraplarımı, kazağımı, pijama niyetine giyindiğim uzun etekli entarimi, o tahta çantanın içine koydu. O yıllarda daha pijama giyinmek adeti yoktu. Erkeklerde yatağa girince kadınlar gibi entari giyiyorlardı. Ben bir yandan evden ayrılacağım, gurbete gideceğim için üzülüyordum; bir yandan da ilk defa kamyona bineceğim için seviniyordum. Ali Bey Bolu Sultanisinin müdürü Fevzi Beye verilmek üzere elime bir mektup tutuşturdu. Sonra beni şoför mahalline oturturdu. Oraya padişah gibi kuruldum. Ve bitmez tükenmez bir merakla, şoförün hareketlerine bakarak kendimi yola verdim. “Ha babam, de babam! ”derken İstanbul’dan Bolu’ya kaç saatte gittik biliyor musun? 8-10 saatte. O tarihlerde yol nerde, iz nerde ?”(bkz. s. 132)

Bolu Sultânisi’nin kapanmasına üzerine eğitim hayatına Kastamonu Sultânisi’nde devam etmek zorunda kalan Arif Nihat Asya, Edebiyat derslerinde gösterdiği başarılarla hocaların dikkatini çekmiştir ve hocaları ona “Nasılsın bakalım şair!” derlerdi. Hocalarının ona bu şekilde hitap etmesi şair olmasında büyük bir etken olmuştur. Milli mücadele döneminde Kastamonu Sultânisi’nde tahsil gören Arif Nihat Asya, şiir merakının dışında resme de meraklıydı ve zamanla bu merakı fotoğrafçılığa doğru kaymıştır. Kastamonu Sultanisinden 1923 yılında mezun olmuştur akabinde yüksek tahsil istemesi sebebiyle İstanbul Darûlmuallimin Aliyesi Edebiyat bölümüne misafir öğrenci olarak devam etmiştir. İlk şiir kitabı Heykeltıraş’ı bu okulda tahsil görürken neşretmiştir.  Ardından Yüksek Muallim mektebinden 1927 yılında mezun olmuştur; bununla birlikte ilk evliliğini de bu yıl içerisinde yapmıştır. Bu evlilik 13 yıl sürmüştür, ardından 1941 yılında ikinci eşi Servet Hanım ile evlenmiştir.

Memuriyet hayatı Adana Erkek Muallim Mektebinde Edebiyat muallimliğiyle, 1928 yılında yirmi lira maaşla başlamıştır. Farklı illerde muallimlik görevini yerine getirdikten sonra 1950 yılında memuriyetten ayrılmış ve Demokrat Parti Seyhan milletvekili görevine başlamıştır. 1954 yılında Seyhan milletvekilliği görevi sona ermiş, memuriyete yeniden devam etmiştir. Ardından 30 Ağustos 1959 yılında emekliye ayrılmıştır.

Az Bilinen Özellikleriyle Arif Nihat Asya

Bir vecizesinde “Tesbih elin sakızıdır.” demiştir. Tesbih çekmek, yeni tesbihler almak vazgeçemediği alışkanlıklarından biridir. Yaklaşık olarak 200 adet teşbihi bulunmaktadır ve hepsiyle ayrı bir muhabbeti, ayrı bir ilgisi ve sevgisi vardır. Yavuz Bülent Bâkiler’e:

“ Bana güzel bir sekreter bulacaksın Yavuz Bülent! Kanaryanın şakıması gibi daktilo yazabilecek bir kız! O kadar ki o yazdıkça odamın içinde bir kanaryanın şakır şakır şakır öttüğünü sanacaklar. Ona, tam bir sene durmadan teşbihlerimin hikâyelerini anlatacağım. Ben söyleyeceğim o yazacak! Ben söyleyeceğim o yazacak! Birbirinden güzel hikâyeler tam bir sene sayfalar üzerine dökülecek. Benim çok kıymetli teşbihlerimin olduğunu bilmiyor musun sen? Mesela bir aylık maaşımı vererek aldığım bir tesbihim bile var. Hepsiyle ayrı ayrı dostluklar kurarım. Elime almakta hiçbirini ihmal etmem. Hepsini Mevlevi usulüne göre elime alır elimden bırakırım. Mevlevilikte el öpmek yoktur. Biz Mevleviler kullandığımız eşyaları öperiz. Bu bakımdan bende çekeceğim bir tesbihi öperek elime alırım. Kaç gün elimde kalacaksa kalır. Ama tesbihi bırakırken de öperek onu uğurlarım. Öperek bir başka tesbihi elime alırım. Bütün tesbihlerim için bu kaide geçerlidir. Sadece tesbihlerim değil, ben elbiselerimi giyerken de ben onları usulca bir taraflarından öperim. Onları değiştirirken de öperek vedalaşırım.”(bkz. s. 78)  sözleriyle tesbihlere olan düşkünlüğünü ve aynı zamanda Mevlevî usûllerinden bahsetmiştir. Kendisi aynı zamanda bir Mevlevî şeyhidir.

İstanbul Yüksek Muallim Mektebi’nde tahsiline devam ederken, Anadolu Ajansı’nda çalışmaya başlamış ve aynı yıl içerisinde evlenmiştir. Kız istemeye giderken yanına sadece bir arkadaşını almış, halasına bu konudan hiç bahsetmemiştir. Akabinde kız evine padişahlar gibi gitmek için otomobil kiralamışlardır ama pantolonunu ütüsüzdür. Hayatında ilk defa evlendiği gün alkol almıştır. Maalesef bu evliliği 13 yıl sürmüştür. Eşinin Arif Nihat Asya’yı küçümsemesi yüzünden ayrılmışlardır. İkinci evliliği ise, 1941 yılında aynı okulda görev yaptığı Servet Hanım ile olmuştur. “Sevgi Mektupları” eserini eşi için kaleme almıştır.

“Çiçeklere kara sevdalıydı. Adana’daki evimiz çok büyüktü. Her odası çiçek saksılarıyla tıklım tıklım doluydu. Arif o yıllarda ya saksı önlerinde saatlerce oturarak çiçekleri seyreder, topraklarını kazır, karıştırırdı yahut da çiçek saksılarının ortasında bağdaş kurarak oturur, kâğıtlarını, kitaplarını, defterlerini etrafına sererek çalışırdı. En çok sevdiği meyve muzdu. Ramazanlarda, parça et yiyebilmek için, kasaplarda saatlerce beklediği olurdur. Çakmaklara, tesbihlere ayrı bir merakı vardı. Paraya katiyen değer vermezdi. Maaş aldığı zaman daha zarfını bile açmadan götürüp arkadaşlarının masasının üstüne attığını bilirim; “Herkes içinden ihtiyacı kadar alsın kalanı da bana yeter!” diyerek odadan çıkıp gittiğini yakın arkadaşlarından dinlemişimdir. Mezarında Mehter müziği çalınmasını söylemişti. “Ben namazda bile olsam Estergon Kalesi, Güller arasında seni bensiz gören olmuş, şahane gözler şahane, Çırpınırdın Karadeniz bakıp Türk’ün Bayrağına, Aylaçin… gibi şarkılar çalındığında radyonun sesini açacaksınız. Yoksa radyoyu yere vurur kırarım.” derdi.”(bkz. s. 57)  Servet Hanım, Arif Nihat Asya’dan bu sözlerle bahsetmiştir.

Arif Nihat Asya 1940 yılının 4 Ocak akşamında, Adana’nın Ocak Mahallesinde, petrol lambasının dalgalanan alevi altında, bayrakla göz göze gelerek Bayrak şiirini neşrediyordu. Fecr vakti geldiğinde şiir şimdiki halini almıştı. Şiir ilk defa 5 Ocak Adana’nın Kurtuluşu etkinliğinde okunmuştu ve dinleyiciler tarafından hayranlık belirten yüz ifadelerini görmek mümkündü. Şiiri ilk defa okuyana ısrarla şiirin sahibinin kim olduğu soruluyordu, o da “Şiiri bana Arif Hocam verdi” diyordu. Akşam olduğunda ise Halkevinde 5 Ocak Balosunda şiir tekrar tekrar okutulmuştu ve her seferinde suratlardan hayranlık ifadeleri dökülmüştü. O günden bu yana Bayrak şiiri gururla okunmakta ve dinlenmektedir.

BAYRAK

“Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,

Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,

Işık ışık, dalga dalga bayrağım!

Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın

Mezarını kazacağım.

Seni selâmlamadan uçan kuşun

Yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder…

Gölgende bana da, bana da yer ver.

Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:

Yurda ay yıldızının ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün

Kızıllığında ısındık;

Dağlardan çöllere düştüğümüz gün

Gölgene sığındık.

Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;

Barışın güvercini, savaşın kartalı

Yüksek yerlerde açan çiçeğim.

Senin altında doğdum.

Senin altında öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:

Yeryüzünde yer beğen!

Nereye dikilmek istersen,

Söyle, seni oraya dikeyim!”(bkz. s. 153)

    5 Ocak 1975 Ankara Numune Hastanesi 318 numaralı odada kalp yetersizliği teşhisiyle yatan Arif Nihat Asya saat 21.00 sularında Hakk’a yürümüştür. Cenabı Hak ruhunu şad eylesin.

Bu yazı Telmih Dergisi 11. Sayıda yayımlanmıştır.

Bunları da sevebilirsiniz

Yorum Yaz