ATSIZ’IN MİLLÎ TARİH AKIMI TASAVVURU ÜZERİNE BİR DERKENAR/ Mehmet DOĞAN

“Tarih doğrudan doğruya bir terbiye vasıtası olduğu için

her milletin kendisine göre bir tarih tarzı bulunmalı,

fakat bu tarzda yalana yer verilmemelidir. Yalan söylemek,

tarihleri şerefli olmayan küçük milletlere bırakılmalıdır.”

– Atsız –

Giriş

Toplumların geçmişlerinde bırakmış oldukları izler, sadece bir tarihî vesika olarak değil, aynı zamanda toplumsal gelişmişliğin de ölçüsünü göstermektedirler. Toplumlar geçmişte ortaya koydukları ile bir medeniyet tasavvuru içerisinde yer bulabilmektedirler. Timsalen Mısır medeniyeti denilince akla hiyeroglif alfabesi, yapı mühendisliği, tıbbî gelişmişlik gelmektedir. Mısır medeniyetinin oluşması, geçmişte ortaya koyulan bu gelişmelerin birer ürünüdür. Türk tarihinin geçmiş dönemleri de yukarıda bahsi edilen medeniyet tasavvuru ekseninde ele alınmaktadır/alınmalıdır. Bunun için ise, Türk milletinin tarihinin dikkatlice gözden geçirilmesi elzemdir.

Türk tarihi üzerine şimdiye değin kütüphaneler dolusu çalışma yapılmıştır. Çalışmaların yoğunluğu ve ciddi bir birikimi oluşturması dahi, Türk tarihinin büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Özellikle Cumhuriyet dönemi ile birlikte -Macaristan Türkoloji Enstitüsü’nün etkisi ile- bu alanda yoğun bir mesai oluşmuştur. Atatürk’ün Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu gibi köklü kurumları teşkil ettirmesi, Türkoloji Enstitülerinin kurulması, Türk tarihi üzerine yapılan çalışmaların seyrinin bir bütünlük içerisinde incelenmesine olanak tanımıştır. Bu alanda Türkiye’de kurulan Türkoloji Enstitüleri Türk tarihi çalışmalarının ve tarih felsefesinin odak noktasını meydana getirmişlerdir.

Türkiye’de tarih felsefesi alanında yapılmış olan birçok çalışma olmasına rağmen ilk zamanlardan beridir Türk tarih felsefesi sistemli şekilde vücuda getirilmiş değildir. Türk tarihini bir sistematik haline getirmeğe çalışan isimlerden birisi de Hüseyin Nihal Atsız olmuştur (Yılmaz, 2015:475). Atsız’ın bu alanda çalışmalara başlaması, Türkoloji’ye girişi ile olmuştur. Atsız’ın Köprülü’ye asistan olduğu kurum, o zamanki adı ile Türkiyât Enstitüsü’dür. Bu kurum Türkiye’nin ilk Türkoloji çalışmalarını yapan enstitüler arasında yer alması bakımından önemlidir.

Atsız’ın Türkoloji’de edinmiş olduğu fikir yapısında Türk tarihine yönelik kimi düşüncelerinin resmî tarih anlayışı ile uyuşmamakta olduğu görülmektedir. Burada Atsız’ın Türk tarihine yönelik bakış açısı oldukça önemlidir. Çünkü Türk tarihini Türkçü bir bakış açısı ile ele alan ilk münevverlerden birisi Atsız’dır. Atsız’ın bu yönünün oluşmasında Zeki Velidî Togan (1890-1970)[1], Mehmet Fuat Köprülü (1890-1966)[2], Rıza Nur (1879-1942)[3] gibi Türk münevverleri birinci dereceden etkili olmuşlardır. Atsız’ın büyük oranda Zeki Velidi Togan’dan destekle hayatının sonuna değin benimsemiş olduğu Türk tarihinin bütünlüğü, resmî tarih anlayışı ile uyuşmayan düşüncelerinden birisidir. Gömeç, (2017:46), Atsız’ın bu düşüncesinin kendisinden sonra “Millî Tarih Akımı” adı ile anılarak devam ettirilmiş olduğunu ifade etmektedir. Çalışmanın başlığı da bu minvalde belirlenmiş ve Atsız’ın bu Millî Tarih Akımı tasavvuru çeşitli açılardan irdelenmiştir.

Hanedan mı? Devlet mi?

Çeşitli milletlerin tarihleri bir bütünlük içerisinde ele alınırken Türk tarihi, parçalı bir şekilde gösterilmektedir. Maalesef Türkiye Cumhuriyeti tarafından da kabul edilen bu tarih anlayışına göre, Türk Devleti, Kunlar ile başlatılmış ve Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar bu sıralama yıkıla kurula gelmiştir. Söz konusu hususa ilişkin Atsız, tarihte diğer milletlerden de kimi timsaller öne sürerek konuya açıklık getirmeğe çalışmıştır. Atsız’a göre, İngiltere’deki Wessex, Tudor, Stuart; Fransa’da Karolenj, Capet, Valois, Bourbon, Napolyon; Almanya’da Salien, Habsburg gibi hanedanlar milletler tarihinde ayrı birer devlet olarak sayılmaz iken, Türk tarihinde Kunlar, Gök Türkler, Uygurlar, İlhanlılar, Selçuklar ve Osmanlılar da ayrı bir devlet olarak görülmemelidir (Atsız 1935:III).

Türk hanedanlarının bu şekilde her birinin birer devletmiş gibi algılanmasına karşın Atsız, 1969 yılında Ötüken Dergisi’nin 65’nci sayısında “16 Devlet Masalı ve Uydurma Bayraklar” başlıklı sert bir yazı kaleme almıştır. Atsız, konu ile ilgili, kurulduğu ifade edilen Türk devletlerine en baştan farklı bir yorum getirmekte ve “Adama sorarlar: Elli devlet kurdun da neden hiçbirini yaşatamadın? Neden kala kala orta çapta bir Türkiye Cumhuriyetine kaldın?” diyerek bu algının ilk başta Türk idarî tecrübesi ile dalga geçildiğini ifade etmektedir. Atsız, Türklerin Türkistan’da, Doğu Avrupa’da ve Önasya’da kurmuş oldukları devlet sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini belirtmiş olduğu bu yaklaşım, daha sonra Yılmaz Öztuna tarafından da benimsenmiştir. Öztuna, kaleme almış olduğu Türkiye Tarihi adlı eserini bu düşünce etrafında şekillendirmiştir ve Türk devleti için “Büyük Türk Hakanlığı” terimini kullanmıştır (Ercilasun, 2018:600).

Türk devleti, bütünlüğün yanı sıra bir idarî sürekliliğe de sahiptir. Atsız’ın yukarıda vermiş olduğu İngiltere, Fransa ve Almanya timsalinden daha başka olarak, Çin’in imparatorluklar döneminde zaman zaman Türk kökenli sülaleler (Chou Hânedanı gibi) ile birlikte birçok hanedan devlet yönetiminde bulunmuşlardır. Fakat Çin tarihine bakıldığında tarihsel bir sürekliliğin olduğu görülmektedir. 1949’da Komünist Devrim yapıldığında dahi bu gelişme Çin tarihinde sadece bir rejim değişikliği olarak yer almıştır. Bundan hareketle Türkiye Cumhuriyeti de Atsız’ın tabiri ile gökten zembille inmemiştir. O’na göre, Osmanlı Devleti’nin yıkılması ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu düşüncesi yanlıştır. Kendisi bu durumu (Atsız, 1966:11): “Bir Osmanlı Devleti yoktu ki, yıkılmış olsun. Sadece Osmanlı hanedanı vardı. Yıkılan odur. Yani devlette rejim değişmiştir. İşte o kadar” şeklinde özetlemektedir. Bu sürekliliğe ilişkin bugünden geçmişe doğru gidildiğinde Atsız şu silsileyi ortaya koymaktadır (Atsız, 1969):

“Türkiye Cumhuriyeti gökten zembille inmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu`nun devamıdır. Osmanlı İmparatorluğu, İlhanlı Devleti’nin uç beyliğinden doğmuştur; demek ki onun devamıdır. İlhanlı Devleti Anadolu’daki Selçuklu devletinin devamıdır. Anadolu’daki Selçuklu devleti ile Batı Türkistan ve İran’daki Harzemşahlar devleti Büyük Selçuklu Devletinin devamıdır. Büyük Selçuklu devleti Karahanlıların, Karahanlılar Uygurlar’ın, Uygurlar Gök Türkler’in, Gök Türkler Aparların, Aparlar Siyenpilerin, Siyenpiler Kunların devamıdır.”

Atsız’ın ortaya koymuş olduğu Türk idarî yapısının sürekliliği üzerine başka kaynaklar da ışık tutmaktadır. Bunlardan Tuncer Baykara’nın Doğu Batı Dergisi’nin Osmanlılar-I Özel Sayısı’nda kaleme almış olduğu “Osmanlıların Selçuklu ve İlhanlı Kültür Kökenleri Üzerine” adlı makalede, Selçuklular’a bağlı olarak Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki mahallî yöneticilerin (boy beğleri) Selçukların inhitatından sonra İlhanlılara tâbi olduklarını ifade etmektedir (Baykara, 2009-10:30). Baykara, bu tâbiyet ile ilgili makalenin son kısmında 1350 yılına ait İlhanlıların gelir-gider kalemlerine değinmektedir. W. Hinz ve Zeki Velidi Togan’ın ayrıntılı bir şekilde incelemiş oldukları bu defterlerin gelir kalemleri arasında Orhan Beğ’in göndermiş olduğu vergi göze çarpmaktadır. Her ne kadar 1350 yılı İlhanlıların dağılma devrini gösteriyor olsa da, bu dönemde İlhanlılara bağlı bir Osmanlı idaresinden bahsedilmektedir (Baykara, 2009-10:34). Baykara’nın ortaya koymuş olduğu bilgi, Atsız’ın yukarıda bahsini etmiş olduğu devletin sürekliliğini destekler bir mahiyet taşımaktadır. Atsız’ın bu düşünceyi Togan’dan miras almış olduğu düşünülürse[4], Togan’ın İlhanlılara ait bu gibi belgelerden yola çıkarak bu kanıya varmış olduğu tahmin edilmektedir.

Hanedanlar Arası Mücadelelerde Türk Birliği Tasavvuru

Aynı dönemde farklı coğrafyalarda hâkimiyet kurmuş olan hanedanların vermiş oldukları mücadeleler, Atsız’a göre merkezî olmayan Türk devlet anlayışının nihaî bir sonucudur. Eski dönemlerde Türkistan’da boylar arasında oluşmuş olan birbakıma konfederatif özellik taşıyan yapı, boylar arasında hâkimiyet mücadelelerine etken oluşturmuştur. Hanedan değişiklikleri bu mücadele sürecinin bir ürünüdür. Fakat söz konusu değişim yanlış bir algı ile bir devletin ortadan kalkıp diğer bir devletin kurulması ya da güçlenmesi olarak anlaşılmıştır. Hâlbuki değişim sadece yönetici kısmında husûle gelmiştir. Diller, gelenekler, sınırlar ve yönetilen kesim olduğu gibi devam etmektedir (Atsız, 1966:11). Atsız, bu hanedan değişimlerini bir devlet içerisinde hükümet değişimlerinden farksız görmektedir. Söz konusu değişimlerinin devlet yıkımı olarak algılanması aynı zamanda toplum nazarında müşterek “Ülkü” nün zarar görmesine ve insanların devlete olan bağlılıklarının yok olmasına sebep olabilmektedir (Usta, 2018:116).

Türk tarihindeki hanedanların devlet olarak görülmesi müphemliğinin aşılması için Türk tarihini bir bütün olarak ele alan sistemin ortaya koyulması gerekmektedir. Belirli bir sistematik oluşturmanın zorluğunun birinci sebebi, Türk topluluklarının dünyada geniş bir coğrafyaya yayılmış olmalarından kaynaklanmakta (Atsız, 1966:7); İkinci sebebi ise, Türklerde sülalelerin kutsal sayılmaları ve onların ortadan kalkmaları ile yapının tamamen sona erecek olduğu düşünülmektedir (Ercilasun, 2018:57).

İslâmiyet sonrası dönemde de aynı şekilde hanedanlar arası mücadelelerin devletler arası mücadeleler gibi algılama durumu devam etmiştir. Osmanlı-Memlûk-Temürlü-Safevî hanedanlarının birbirlerine karşı mücadeleleri bu hususa timsal olup, hanedanların vermiş oldukları mücadelelerin temelinde de diğer Türk hanedanlarını kendilerine tâbi kılma isteği olduğu görülmektedir. Söz konusu tâbiyet beraberinde dolaylı olarak birliği de getirmektedir. Yavuz Sultan Selim’in Anadolu beğlikleri ile olan mücadelesi, Türk Birliği yönünde bir adımdır. Yavuz’un Anadolu Türk Birliği’ni kurması, aynı zamanda dedesi olan Alâüddevle Bozkurt Beğ’in başında bulunduğu Dulkadiroğluları’na 1515’te son vermesi ile mümkün olabilmiştir. Bu şekilde baş gösteren hanedanlar arası mücadelelere Atsız:

“Bazen aynı zamanda birkaç hanedanın birden bulunup Türkeli’nin ayrı bölgelerinde hâkimiyet kurması ve hatta bunların birbiriyle çarpışması bu kaidenin bozulduğunu göstermez. Bu durum Türk siyasî hâkimiyet nazariyesinin, merkeziyetçi olmayan devlet telâkkisinin icabından başka bir şey değildir. Çünkü hiç olmazsa nazarî halde bile, bu hanedanlardan bir tanesi ötekiler üzerinde hâkimiyete maliktir.”

nazarı ile bakmaktadır. Atsız’ın ifadelerini destekle Baykara, ilgili makalesinde (2009-10:34), Osmanlılar’ın Temürlüler’e bir süre bağlı olduğuna yer vermektedir. Şahruh’un ölümüne kadar (1447) söz konusu tâbiliğin devam ettiğini, bastırılan sikkelerde onun da adının yer aldığını belirtmektedir. Bu dönemde II. Murad’a Şahruh tarafından hil’at gönderilmiş olduğu, hattâ iki hanedan arasında Oğuz Han soyuna bağlı olarak “Orun”[5] üzerinden üstünlük mücadelesi verildiği bilinmektedir. Osmanlılar’ın Temürlüler’e tâbiyeti 1402 Çubukovası Meydan Muharebesi’nden sonra başlamıştır. Fetret Devri olarak bilinen dönemde şehzâdelerin Temür Beğ’e tâbi olarak taht mücadelesi verdikleri bilinmektedir[6]. Bu hususa Mehmed Çelebi tarafından Temür Beğ adına bastırılan ve adına “Korku Parası” denilen sikke timsal verilebilir (Sreckovic, 1999:53-107)[7].

SONUÇ

Türk Milliyetçiliği’nin son yüzyılda yetiştirmiş olduğu keskin fikir kalemlerinden olan Atsız, Türkçülüğün ruhî muhtevâsını kendi dönemi ve sonrasına nakış nakış işleyen büyük dava adamıdır. 70 yıllık ömrüne sığdırmış olduğu eserler hâlen genç nesillerin başucu eseri olmakta, Türk tarihi üzerine yapılan çalışmalarda ana kaynak görevini icra etmektedir. Hazırlamış olduğu Âşıkpaşaoğlu Tarihi (1970) gibi Osmanlı hanedanlığının ilk dönemlerine ışık tutan ve bu alanda çalışmalar yapan araştırmacıların ellerinden düşürmedikleri eser, bu konunun en yakın şahitlerindendir.

Atsız’ın Türk tarihi üzerine kimi düşünceleri vardır ki, Türk tarihi üzerinde büyük akisler bırakacak ve yeniden revizyon sürecine girmesini sağlayacak önemdedir. Bunlardan birisi, Türk devlet yapısının geçmişten bugüne değin bütünlüğü ve sürekliliği olarak ileri sürmüş olduğu Millî Tarih Akımı’dır. Büyük devletlerin tarihlerinden hareketle Türk devletinin de belirli bir sistematiğe dayalı olarak öğretilmesi gerektiğini düşünen Atsız, bu alanda yapılan hatanın ise, Türk hanedanlarının her birinin ayrı birer devlet gibi algılanması olduğunu vurgulamaktadır. Atsız’ın bu konudaki düşünceleri bugün kimi araştırmacılar tarafından da desteklenmektedir. Çalışmada Atsız’ın bu konudaki çeşitli söylemleri ele alınmış ve dış kaynaklar kullanmak sureti ile desteklenmiştir.

Netice olarak ifade edilmesi gereken şudur ki, Türk tarihinin Türk millî menfaatleri doğrultusunda yalana, çarpıtmaya yer vermeden yorumlanması, Türk evladının tarihine ve atalarına karşı bir ahde vefa borcudur. Bu borcu Atsız ömrü boyunca rahat yüzü görmeden Türklük için çalışıp, bu uğurda son nefesini vererek ödemeye çalışmıştır. Atsız’ın fikrî düşünceleri toplumun tamamınca tasvip edilmeyebilir, desteklenmeyebilir. Fakat Atsız’ın dik ve tavizsiz duruşu, ortaya koymuş olduğu tarihî vesikaların değeri, herkesçe kabul edilmektedir. Atsız’ı büyük yapan meziyetlerden birisi de şüphesiz ki bu yönüdür. Bir tarihçi, Türkçeci ve hepsinden de önemlisi Türk Milliyetçisi olan Atsız, dün olduğu gibi bugün ve bugünden sonra da büyük bir dava adamı olarak anılmağa devam edecektir.

KAYNAKÇA

Acar, Serkan. (ed.) (2017). Zeki Velidi Togan: İlmi Hayatı Eserleri Siyasi Faaliyetleri Hatıralar, Ankara: Akçağ Yayınları.

Atsız, Hüseyin, N. (1935). Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar. İstanbul: Arkadaş Basımevi.

Atsız, Hüseyin, N. (1966). Türk Tarihinde Meseleler. Ankara: Afşın Yayınları.

Atsız, Hüseyin, N. (1969). “16 Devlet Masalı ve Uydurma Bayraklar”. Ötüken Dergisi, Sayı:65.

Baykara, T. (2009-10). “Osmanlıların Selçuklu ve İlhanlı Kültür Kökenleri Üzerine”. Doğu Batı Dergisi Osmanlılar-I Özel Sayısı, Sayı:51, 30-35.

Ercilasun, Ahmet, B. (2018). Atsız: Türkçülüğün Mistik Önderi. Ankara: Panama Yayınları.

Gömeç, Saadettin, Y. (2017). “Nihâl Atsız ve Türk Tarihi Üzerine Düşünceler”. Atsız Armağanı: II.Cilt. (Haz. Saadettin Y. Gömeç), Ankara: Altınordu Yayınevi, 45-66.

İnan, Abdulkadir. (1987). Makaleler ve İncelemeler. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Koçak, Kürşat. (2011). “İslamiyet’ten Önceki Türk Devlet Geleneklerine Göre Orun ve Ülüş (Mevki ve Pay)”. Uluslararası Avrasya Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:2, Sayı:3, 30-34.

Nur, Rıza. (1994). Türk Tarihi. İstanbul: Toker Yayınları.

Özdoğan, Günay, G. (2006). Turan’dan Bozkurt’a: Tek Parti Döneminde Türkçülük (1931-1946). İstanbul: İletişim Yayınları.

Sreckovic, Slobodan. (1999). Akches: Vol:1, Osman Gazi-Murad II (H.699-848). Belgrad, 53-107.

Taştan, Yahya, K. (ed.) (2013). Mehmet Fuat Köprülü. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

Togan, Zeki, V. (1982). Oğuz Destanı: Reşideddin Oğuznâmesi, Tercüme ve Tahlili. 2. Baskı. İstanbul: Enderun Yayınevi.

TTK. (2010). Fuad Köprülü Armağanı. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

TTK. (2010). Zeki Velidi Togan’a Armağan. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Usta, Yasin. (2018). “Hüseyin Nihâl Atsız’ın Selçuklu Tarihine Bakışı”. Millî Mecmûa, Sayı:1, 102-116.

Yılmaz, M. (2015). “Nihâl Atsız’ın Târih Algısı ve Türk Târihi Hakkındaki Görüşleri”. Turkish Studies, Vol:10, 469-484.


[1] Zeki Velidi Togan, Başkurdistan Türkleri’nden olup, Cumhuriyet döneminin büyük Tarihçilerindendir. Aynı zamanda Başkurdistan’ın kurucu Cumhurbaşkanı’dır. Hakkında bilgi için (Bkz: Acar, 2017; TTK, 2010).

[2] Nesebi Osmanlı’da sadrazamlık yapmış olan büyük Türk ailesi Köprülüler’e dayanan Mehmet Fuat Köprülü Cumhuriyet devrinin önde gelen ilim ve siyaset adamlarındandır. Hakkında bilgi için (Bkz: Taştan, 2013; TTK, 2010).

[3] Atsız’ın “Türklük için yaşadı, öldü” diye ululamış olduğu Osmanlı son dönemi ve Cumhuriyet yıllarının önde gelen isimlerindendir. 14 Ciltlik Türk Tarihi eseri dönemin Türkçüleri tarafından ilgi ile karşılanmıştır. (Bkz: Nur, 1994).

[4] Türk tarihinin bütünlüğü düşüncesinde Atsız’ın fikir hayatına etki eden sadece Zeki Velidi Togan olmamakla birlikte, Rıza Nur ve Mükrimin Halil Yınanç (1900-1961)’ın da Atsız üzerinde etki oluşturmuş oldukları bilinmektedir. İlgili konu için (Bkz. Özdoğan, 2006).

[5] Orun meselesi Türk devlet yönetiminde mühim bir yere sahip olmakla birlikte, hükümdarın meclisinde beğlerin dizilim sırasını gösterir ve orun kaidelerine aykırı davranmak hükümdar otoritesine isyan anlamı taşımaktadır. Orun ile ilgili (Bkz. Togan, 1982; İnan, 1987; Koçak, 2011).

[6] Fetret Devri üzerine değinen Atsız, bu dönemde belirli sürelerde hüküm sürmüş olan şehzâdelerin de Padişah olarak değerlendirilmesi gerektiğini çeşitli kaynaklar öne sürerek savunmaktadır. Bu konu muhtemel olmakla birlikte daha sonraki yazıda detaylıca ele alınacaktır.

[7] Mehmed Çelebi’nin Temür Beğ adına bastırmış olduğu H. 808 tarihli sikkenin bir yüzünde “Es-Sultan Timur Gürkan Mehmed Bin Bayezid Han Hullide Mülkûhu” ibaresi yer almaktadır. İlgili bilgi için (Bkz: Sreckovic, 1999).

Bunları da sevebilirsiniz

Yorum Yaz