ANILAR/ Muhammet Burhan GERGER

               Kendimi kalbimin mahrumiyet mevkilerine hapsettim, seni anımsıyor ve anıyorum. Gittiğin yolların hiçbiri sana çıkmıyor artık. Kaldığım yerlerden hayalini dahi anımsamıyorum. Gittiğin sadece ben değildim, seninle bildiğim herkesten ve her şeyden gittin. Sen neredesin bilmiyorum fakat bir yanın hep benim en saklı yanımda bulunacak. Ama sen sakın ola aklına beni getirip de kendine ihanet etme. Hatıraların canımda bıraktığı yara izlerine aşina oldum. Artık garipsemiyor, yanılmıyor ve ağlamıyorum. Hatıraları meydana döktüm, koca gecede bir başıma birer birer hatırlıyorum.

               İlk sahnemiz Üsküdar’dan geliyor. Kayalıklar üzerinde utangaç iki insan. Şiirin hammaddelerini topluyoruz seninle sahilden. Ben biraz yıldız koyuyorum karışımın içine, sonra vapur ekliyorum. Göz göze gelemiyoruz. Sanki göz göze gelsek kavrulacak dünya ve kuruyacak tüm denizler. Denize bakıyor, ferahlıyoruz. Yakamoz katıyorsun şiir aşının içine. Aklımda kelimeler kovalamaca oynuyor ve cümle kuruluyor:

               “Biraz yakamoz toplayıp serpmiş göğsünün üzerine”

               Peş peşe geçiyor yaşanılanlar. Galata Köprüsü, Eminönü ve vapurlar. Hüzne ve mutluluğa aynı yönde sefer yapan vapurlar hem de. Bir kara parçasından bir diğerine göç etmenin en huzurlu yanı. Bir anne kucağı misali, bir dünyadan habersiz beşikte sallanmanın sükuneti, bir yalnızlık nişanesi, bir özgürlük hissi. Hele bir de ufka güneş dikilmişse tadı bambaşka olur:

               “Üsküdar vapuru okşuyor İstanbul’un gün batımını”

               Kalemi elime alıp satırların insafına sığınma niyetindeyim. Belki de bazen insafsızlığına. Böyle bulmak istiyorum ruhumu dar boğazlara alıp üstünden tonlarca yük ağırlığı geçiren o meçhul varlıkların izini. Çığlık atmama, ruhumu tel tel koparmama müsaade etmiyorlar. Sadece boğuyorlar. Sanki bir insanın elleri değil de kâinatın ağırlığı çökmüş boğazıma. Savrukça konuşuyorum. Tam da anlaşılmıyor dediklerim, nefessizliğimden:

               “Sonu ve başı belli olmayan hikayeler yazmış aciz bir şair”

               Başı döner cümlelerin bu kelimelerden. Satırdan taşar kimisi, sayfaya sığmaz ve bırakır kendini dünyanın muhtelif muhitlerine. Kimi havaya süzülür, kimi yerlerde ayaklar altında yuvarlanır, kimisi denizleri boylar. İzini sürmek istedim bu taşkınların. Gözlerimi gökyüzüne diktim, kamaştı birden güneşin ziyasıyla. Yollara uzattım bakışlarımı, ayaklar altında tozdan kirden görünmüyordu hiçbir şey. Bir ümit denize koştum. İşte oradaydı kelimelerim! Onlara bu denli sahip çıkan denizin kucağındaydılar. Ne de olsa aşinadır deniz böylesi acılara misafirlik etmeye. Boşa değil:

               “Deniz ki mavisiyle, siyahıyla ve yeşiliyle deniz”

               Bir kurtuluş ümididir hafakanlarımdan, yazdığım her kelime ve her cümle. Oysa hiçbir zaman mümkün değildir bu. Çünkü kurtuluş, refah benim payıma düşülmüş bir nimet değildir. Sancıdır benim harcım, derttir benim katığım:

               “Merhaba kalbim!”        

Yorum Yaz