20 OCAK VE ÜLVİ BÜNYADZADE: PROF. DR. ALMAZ ULVİ BİNNETOVA

Ben, Bünyadzade Ülvi Yusuf oğlu, hayatımda ilk ve son kez kendi vicdanım önünde yemin ederim; bir elin, bir milletin adını temsil ettiğimi asla unutmayacağım; Azerbaycan torpağımın gururdan, qeyretden yoğrulmuş adını kutsal tutacak, bu isme leke vurmak isteyen tüm unsurlara karşı duracağım; kendi “Azerbaycanlı” varlığıma, vicdanıma, meslekime, asıl-necabetime, damarlarımda akan Azerbaycanlı kanına layık oğul olacak, qorxaqlığı, alçaklığı, yaltaqlığı kendime yakın bırakmayacak, ne pahasına olursa olsun kendi Azerbaycanlı “ben” imi teyit edeceğim. Eğer vedime ters çıkarsa, anamın sütü, elimin ekmeği bana haram olsun, Vatan yüzü görmeyeyim.

İmza: B. ÜLVİ. 10.IX-89

Ulvi, “And” ın Azerbaycan halkının ulusal özgürlük mücadelesinde büyük bir marştır. 20 yıl yaşadın. Kişi kimi yaşadın, kişi gibi gittin. Sen bu halkın özgürlük mücadelesi yolunda eğilmez bayrağı oldun, kahramanlık tarihi oldun. Bu toprağın ekmeği halalın olsun!

Ulvi, hangi duygular ovqatın yaşadığın yukarıdaki muhteşem “And”ından bellidir. Dediğin anlamda yaşamak her oğulun işi değil, ya! İllah da dünyanın birbirine çarpan vedesinde. Düşman kurşunu gözüne sıktığı mekamda da, lap “ölüm” anında da. Senin sevip sevelediyin öyrenci eşyalarını, kalemini, yazı defterini, kitaplarını, herkesten sakladığın, – “cızma-siyah” şiirlerinin, hikayelerinin, mektuplarını, ingilisceden çevirmelerinin elyazmalarını, – tüm edebi mirasını göz bebeğim gibi saklıyorum. Ulvi, öten “siyah bayramlarıının” aydınlığı gelsin sana, bana, toplam Azerbaycana, bir de –

Qarabağdı benim dinim -imanım,

O toprağın nişanesi, iziyem.

Beni böyle aciz görme kabirde,

Kabirde de Karabağ’ın özüyem.

– diyen aşkına. Onda bir şiirini hatırlamamak olmaz:

Ben korkmuyorum uzak yola çıkmaktan,

Bu yolun,

              şaxtasında, soğuğundan ben korkmuyorum.

Ben korkmuyorum uzak yola çıkmaktan,

Bu yolun, acısından, ağrısından,

«Ölüm» adlı uykusundan ben korkmuyorum.

Bu şiirini 1989 yılında askeri hizmette olduğun uzak, soğuk Sibirya’da yazmışsın, “Xetai” derneği yarattığın şehirde. Azerbaycan milli-özgürlük mücadelesi tarihinde bu duyğularınla, düşüncelerinle, qetiyyetinle, Şehit adınla kendi yerin var, Ulvi! Kendisi de en yüce yerde, en ulvî noktada! 1969 yılında göz açtığın dede-baba ocağın – Göyçe ilçesinin, Kesemen köyünün düşman tapdağında kaldıkına dözmedin. Kalbin kan ağladı. Karabağ’da savaş kıvılcımları közerende coşdun. Bir zamanlar Sovyet ordusunun Afganistan toprağına tecavüzünü, bizim o savaşa yollanan oğullarımızın nakam akıbetini gözlerin önüne getirtin. Topxana meşesinin ağaçları doğrananda Afganistan dağlarının yankısı kalbine doldu: “Ömür yolu” poemanı yazdın, her satır üste titredin:

Yok, yok, ulu toprak,

Senin uğruna hep,

her yerde cesur olacağız.       

Garip bir ruhun sesi uzak Sibirya’da hoyuna gelmiş oldu:

Aman, kardeş, doğru mu, diyorlar,

Gece-gündüz kan dökülüyor yurdumda.

Karabağ’ın tarihini inkar ediyorlar,

Cami uçuyor, çatı sökülür yurdumda.

Böylece, Vatan duygulu, yurt sevgili mısraların, şiirlerin çoktur. Bu şiirlerini, ayrıca “Qansızlar” povestini, birçok hikayelerini, çevirilerini okuyunca gözlerim önünde polattan dökülmüş sert bakışlı bir askeree dönürsen. Ciddiliyinten, sertliyinten, qetiyyetinden, cesaretinten bin yılın dökme erkeklerine benziyorsun.

Ama, Ulvi, senin hem de çiçek kalbin, şehli sevgi hislerin varmış. Güzellere bigane kalmayan kaynar bakışların varmış. Deme aşk girdabında çırpınan kalbin varmış:

Bir kız gördüm – ateş bakışlı,

Orta boylu, uzun saçlı.

Bana bakıp güldü, kaçtı –

Böyle gülüş görmemiştim.

Bakışı senin kalbini titreten o talihli kız şimdi neynir, acaba? Ömrünün göç kafilesini kurmamış sevdiğin o güzele yoksa kendi elvidanı da söyledin?

Bu yerlerden bahar çağı keçerdik,

Çiçeklikden sana çiçek seçerdik.

Avuç-avuç bir çeşme su içerdik,

Beyaz suyunda yüzen buza, elveda.

Ülvi, böyle ulvî idin. Çiçek zerifliyiyle terpeşen şehli mısraların herkesin kalbinde yok yerden sevgi hisleri uyandırır. İşte o zaman, Ulvi, öyle bahtiyar olurdun ki, –

Titreyen dudağın şiir istiyor,

Bakıp temennana, ay haset çekiyor.

Yanıyor kalbinde öyle bir ateş ki,

Bu oda, ateşe yay haset çekiyor.

Senden ayrılmak olmuyor, Ulvi, senden doymak olmuyor. Ne iyi sen dünyamızda olmuşsun, şimdi de varsın, yarın da varsan. İnan, sen buna, Ülvi. Çünkü gelecek nesil seni okuyor, Senden örnek alıyor. Kök sensin, dalın yarınki nesil. Sen Azerbaycan özgürlüğü uğruna ömrünü, toprağını altın kanına boyadın. Altın kanına boyandın ki, gelecek nesil özgürlük mutluluğunu yaşasın. Bak, en azından o mutlulukları için seni anacaqlar, seni sevecekler Ülvi. Doqquzcu sınıfta okurken yazmışsın, ey, – “Menekşe bayatıları”. O şiirin yaman hoşuma gidiyor. Senin de hoşuna geliyordu –

Bahar ne tatlı şeymiş,

Kokusu menekşedeymiş.

Ömrüm senin aşkındı,

Aşkın da menekşeymiş.

Ülvi Bünyadzade Bakü’de şehitlikte (40. kabir) defn olunmuştur. O, hayatını Azerbaycan halkının, Azerbaycan toprağının özgürlüğü uğruna kurban etti.

Yaratıçılık ufukları: Ülvi Bünyadzadenin ilk yaratıcı etkinlikler şiir dünyası ile ilgili olmuştur. Çocuk yaşlarından bu sanata kendi duygusu, hissi, duyumu ile meyl etmiş ve gittikçe hayati izlenimleri, düşünceleri ile buna daha da bağlanmıştır. Ulvinin tüm şiirleri, yazıları onun karakteri ile bir vehdetde birleşir, bu, vatana, toprağa, ilçeye muhabbet hissiyle ilgilidir. Ülvi edebi etkinliği üzerinde ciddi işlemiştir. O yılların ürünü olarak bugün elimizde onun zengin, rengarenk ve orijinal edebi mirası kalmıştır. Ulvinin eserlerinde ana hat – vatan kutsallığı, özgürlük duygusu ve gayretli sivil oğul karakterinin terennümü yer alıyor. Şair kalbinde başkaldıran Ulusal Özgürlük aşkının kutsal yolda çarpışmaqla meşele döneceğine inanıyor. Bu, 70 yıl boyunca geldiğimiz “hamarlanmış yol” yok, milli benliğini onaylayan, vatan şerefini yücelten yol, çığır olmalıdır.

Yaşam için doğulmuşuk,
Vatan için ölmeliyik!

– ideali ile yaşayan şair 15 yaşında iken Vatana yönelerek:

Sen benim yolumda bir meşale gibi,
Yanırsan, beni de yakmak için.
Çarpan kalbimin yatan sesini,
Uykudan uyandırmak, çaktırmak için.

– mısralarını yazsa da, mücadele yolunu seçti. Bu, Ulvinin ulusal vatandaşlık konumunu, qetiyyetini duyuruyordu. “Qoşqar” edebi birliğinin başkanı, şair Namazalı Paşayev 1987 yılında Ulvinin ali okula dahil olması dolayısıyla “Daşkesen” gazetesinde yayınladığı “ÜLVİ” makalesinde yazmıştır: “Ülvini lap çoktan tanıyorum. Sık sık bölge gazetesinde makalesini okudukça fark ediyorduk ki, o , yetenekli oğlandır. İyi hatırlıyorum: “Qoşqar” edebi birliğinin növbeti toplantılarının birinde bir öğrenci oğlan konuşma yaptı, şiir söyledi. Bu ciddi şiirlerin yazarı belli oldu ki, imzasına rastladığımız Ülvi Bünyadzadə. Dernekte Ülvi kendisinin ayrıştırma ve muhakeme yeteneği ile ferqlendi. O zamandan onunla dostlaşdıq. Redaksiyaya beraber gidip geldik, tapışırıqlar aldık. Gazetenin növbeti numaralarının birinde onun yazılarını okudukça bilirdim ki, bugün öğrenci olan Ülvi sabah kendine aydın yol seçmeyi bacaracaqdır. O, hep arzu ediyordu ki, gelecekte tercüman olsun. İngilizceden çeviri ettiği küçük hikayeler de, yumorlar da bu arzunun etkisinden idi. Ülvi İngilizce derslerinden fərqlənər, ela fiyatlar alırdı. Genel olarak, dil öğrenmeye çok büyük hevesi vardı”.

Ülvi Arapça, Farsça, Latince, Özbek dillerinde (serbest öğrenmekle) okuyup yazmayı, İngilizce, Rusça dillerini ise mükemmel biliyordu. Ve bunların yardımı ile de tarihimize ait pek yazılı kaynaklarla tanıdık olmuştu. Özel notlar defteri tutmuştu. Bu notlar belki de gelecekte en sanballı bir tarihi eserin temeli idi.

Ülvi öğretmenleri, arkadaşları tarafından hep büyük saygıyla, sevgiyle sevilmiştir. Okul yıllarında hazırlanan tüm tedbirler Ulvinin organizasyonunu ve senaryosu dayanarak yapılıyordu. O, arkadaşları arasında, kendisini sanatsal yaratıcılıkla ciddi yapan bir şair-yazar olarak kabarık gösterir vermezdi. Herkesin gönlünü kalbinden gelen kaynar hararetli 3-4 mısra şiirle alırdı. Serbest muhakemeli, yüksek tefekkürüne göre arkadaşlarından fevkalade fərqlənərdi. Bedii sanat hakkında konuşmalarını ise babası yaştaki kişilerle, “Qoşqar” edebi birliğine toplanan şair ve yaratıcı ziyalılarla ederdi. “Bir tike okul çocuğu” olduğu halde, çekinmeden onlarla ciddi tartışmalar yapar, okudukları yazılara eleştirel bir yaklaşım bildirirdi. Ulvinin ilk şiiri “Qoşqar”ın təqdimatıyla basında yayınlanmıştır. Şiir dodaqdeymez şeklindedir: lirik, güzel, biraz kövrek, biraz titrek, biraz hassas ve yanıklı algılardan ibarettir. 

Seyyattan sayalanan,
Ahlı-nalalı ceyran.
Geldi Seyyada sarı,
Kaldı yaralı ceylan.

Onda müzik duyumu güçlüydü. Ve rastgele değil, bir çok ulusal müzik aletlerimizde güzel ifaları ile okulda düzenlenen ayrı toplantılarda, görüşmelerde öğretmen ve öğrenci topluluğunun derin beğenisini kazanmıştı. O, qarmon, tar, saz, piyano, kaman vb. müzik aletlerinde çalmayı başarıyordu. Ulvinin müzik yeteneği hayranlığını Nahçıvan Televizyon ve Radyo Şirketi Başkanı, şair Elman Habib 1993 yılında yazdığı bir makalesinde şöyle bildirmektedir: “Ulvi. Onunla kardaşemgilde tanışmıştık. Kardeşimle Ulvinin amcası Hüseyin doktor komşu idi. Doğum gününde, xudmani meclisimizde here öz sözünü diyordu. .. kimse dedi, Ülvi piyanoda bir halk şarkısı çalsın. O, utangaç-çekingen kalkıp piyano arkasına geçti. Ülvi o andan hafızamda yaşamaya başladı. 18 yaşı vardı. Kahverengi gözleri, erişilmemiş, kartal kanatları gibi gerilmiş siyah kaşları ağbeniz çehresine biraz gölge salanda tuhaf ciddi görkem alırdı. Meclis boyunca ağzını açıp bir kelime kesmeyen bu gencin göğsü altında nasıl gizemli hazine varmış, Allah! Bizim aşık müziği, el havacatları piyanoda nasıl seslenermiş, İlahi! Bayaqdan dillenmeyib susup duran bu Ülvi yavrunun kalbi ne imiş, Tanrı!? Parmakları ne oyun ediyordu, “Gökçe gülü”nden başladı, “Divan”den adladı, “İrevan çukuru”nda durdu. “Sarı tel”leri bir bir saydı – “Ayak sarıtel”, “Orta Sarıtel”, “Genel Sarıtel”, “Yanık Keremi”, “Eski Nahçıvan” … Aşıq havaları piyanoda değiştikçe ovqatımız da değişti. O zaman defalarca kovreldim. Çalıyordu, yorulmak bilmiyordu, kalbinin heyecanı tükenmirdi. Ülvi hatırlarımda böylece kalıp. 18 yaşında, tüyü yeni terleyen bir delikanlı, genç olarak, bir de halkımızın derdini müdrikcesine kalbinin diliyle yetenek sahibi gibi. O zaman mecliste hiçbirimiz bilmiyorduk, Ülvi hem de şairdir “.

Milletimizin bağımsız Azerbaycan devleti yaratmak mücadelesi yolunda Ülvi tüm fikrini bir tarafa yöneltti: aktif, sıradan cebhedaş oldu. Tüm enstitusu öğrencileri arasında büyük nüfuz kazandı. 1989 idi, askeri hizmetten yeni dönmüştü.

Ülvi askerlik yıllarındaki mektuplarının birinde yazıyor: “Daha bir olay hakkında. Burada hizmet eden Azerbaycanlılar (benim teşebbüsümle)” Xetai” denilen bir dernek teşkil ettik. 20 kişi üyesi var, adaylar yine az değil. Amacımız Azerbaycan’da yaşanan olayları, genellikle, onun dertlerini, yetersizliklerini tartışmak, karar vermek, şuramızın adından belli ölçüler almaktır … Özümüzün Program ve Nizamnamemiz var. Hepimiz tenteneli şekilde yemin etmişik. Bakalım bu büyük işimizin sonu ne olacak. Beni şuramızın Başkanı seçibler”.

Bunlar Ulvinin uzak Sibirya toprağından Vatanımız sarıdan geçirdiği nigarançılıqlarının yankısı, sivil kaygısıdır. Ülkede yaşanan tüm olaylara kendi tutumunu mektupları aracılığıyla mutlaka söylerdi. Her küçük şey hakkındaki endişelerini öğrenmeye çalışıyordu. Başka cumhuriyetlerde yaşanan toplumsal-siyasi gelişmeleri takip ediyor, karşılaştırıla bilir, bir vatan fedaisitek soğuk Sibirya topraklarında çırpınıyordu. Vatan acılarını daima içinde, gönlünde taşıyan Ülvi başka bir mektubunda qayğılı-qayğılı yazdı: “Pek vakittir ki, mektup almadığıma meyus oldum”. Savaştan sonraki yılları, özellikle 70-80 yılları “durgunluk” dönemi adlandırdılar. Ancak aslında bu dönem “Milli uyanış – kendini idrak” yıllarıydı. Milli ideolojide gerçekleşen bu devrimci gelişme ilk kez literatürde – “altmışıncılar” denilen neslin etkinliğinde de tezahür etti. Dergimizde de, şiirde de “köke dönüş” fark edilmeye başlıyordu. bu mücadelede gençleri gerçek, kuvvetli, cesur ve güçlü kuvvet teki görüyordu, gözünü onların gücüne dikirdi. Hele “cephe”, “topluluklar” yaranmadığı bir dönemde de bunlar Ulvinin gönlünden geçen planlar vardı. “Ancak bir yerde birleşip gidilerse galip gelebilir” – diye mektuplarında da, publisist yazılarında da, şiirlerinde de, nesir de ancak bu tür duygularla yaşıyordu.

1990 yılının 10 Ocak tarihinde kaleme aldığı bir makalesinde yazmıştı: Azer halkının ulusal bağımsızlık ve demokrasi uğrunda verdiği mücadele bugün kendisinin tarihe kanla yazılacak, ebedi hekk olunacaq günlerini yaşıyor. Günü-günden mevcut askeri-polis rejiminin iç yüzü açılıp dökülür, onun tek dağılması için zemin hazırlanıyor. O da anlaşılıyor ki, azerlerin şimdi tam çıplaklığı ile görünen milli faciası on yılın, yirmi yılın değil, birkaç yüzyıl behresidir.

Ülvinin bir şiiri ile bu yazıya nökta qoyuram:

Atama oğul değilim,
Anneme oğul değilim.
Bu ocağın kör çırağı,
Yanmayacak ışığıyım.
Babam-annem zemanedir,

Ben zemane çocuğuyum.

Prof.Dr. Almaz ÜLVİ (Binnatova)

Azerbaycan, Baku

Yorum Yaz